Yazar: rigstula

Üvercinka, Ocak 2023 (99)

Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği yayını olan Üvercinka Dergisi 99. Sayıda “Islak Sükûtlar” isimli şiirime yer verdi.

Yüreğimizin sarkacını hafifleten erinçte okumalar…

Islak Sükûtlar

yeri ve zamanı değil
biliyorum
zamanı değil ruhun feryâdıyla
geçmişe kafa tutmanın



tarih ağzındaki kanı tükürüyor yüzüme
ağzındaki kini
nefretten nefret eden bakışlarla geleceği
takvimlere yapıştırıyorum




yeri ve zamanı değil
biliyorum
dilim dilim dilimlenirken mermerler
kızıl denizi utanarak geçen gemiler
ve ensemde soluyan firavun kafalı çiviler
geberesiye çarmıhınıza alkış tutuyorum




paramparça olan huzurun içinde
örselendi ruh
zamanın canına karşı
ayaklandı düşünce



mezarlarda resmi geçitte ölüler
tekerrür deresine kan akıtan
göğüs kafeslerindeki ıslak sükûtlarla
doğum köprüsüne geçişteler
sus adım






Rukiye Taşkın

Seslendiren: Eyzün

Özünden Irama

Ph. r.t.

“Şöyle bir bak, bütün yaşayanlar ölüyor yaşamana bak,”
“Nasıl?”
“O ’nasıl’ senin kişiliğindir,” diyor Özdemir Asaf ’Yuvarlağın Köşeleri’nde.

Diğer taraftan: “En büyük israflardan biri de nöron israfıdır.” diyerek kafamızı imliyor sinirbilimci bir eğitmen. Sadece bedenimizi değil beynimizi, beynimizin gücü ve yaptığımız seçimlerin şekillendirdiği kişiliğimizi kendini yoklaması, sorgulaması adına bakıma almaya davet ediyor adeta.

Kişiliğin kısaca tanımını yapmak gerekirse: İnsanın deneyim, tecrübe ve tercihlerinden oluşan, onu diğer bireylerden ayıran davranış biçimlerinin tümüne “kişilik” diyebiliyoruz. Aynı zamanda karakterimizdir de. Sözler, eylemler, sözün ve eylemin birbiriyle örtüşmesi, karşılıklı uyumu karakterimizi, kişiliğimizi belirliyor. Eğer bu ikilide bir uyumsuzluk söz konusuysa insan beyhude çabalarda, kendini aldattığı oyunların içindedir. Üstelik yorucudur, çizginin ötesi ve berisinde oynanan bir seksek oyunu misali…

Karar verme yetilerimizin güçsüz kaldığı dönemlerde çoğumuza yabancı gelmeyen tanıdık bir oyun, hâldir bu aslında. Ancak uzadığında tehlike arz eder. İşte o tehlikeyi fark ettiğimizde bir tanıya ardından bir karara varmanın vâkti zamanı çoktan gelmiştir. Nöronlarımızı görmemiz olanaksız elbette fakat bence duymamız ve anlamamız mümkün. Yürüdüğümüz yolun yol mu yürüttüğümüz ilişkinin ilişki mi olduğunu anlamamız mümkün. Üstüne üstlük basiret, feraset ve muhakeme melekelerimiz… Hız ya da insan kaynaklı etkenlerin asla yok edemeyeceği kabiliyetlerdir bunlar. Demem o ki bir ’öz’ümüz varsa, etkeni ne ya da kim olursa olsun kimse bizi o ’öz’den ırayamaz. Bizi bize yabancılaştıramaz.

Aksi takdirde: Eğer sürekli başkalarının çizdiği yoldan gideceksem nöronlarımın ne anlamı var?

Duyularımın, burnumun, burnumun aldığı kokunun ne meâli var?

Birebir kulaklarımla duymak, perdesiz ve şahit gerekmeksizin duymak, görmek, anlamak, düşünmek gibi sürekli sinyaller taşıyan devasa hücreli bir beyne sahip olmamın ne anlamı var?

Her kabın şeklini alacaksam omurgamın, her kafanın insanı olacaksam kafamın, kendime özgülüğümün, şahsiyetimin ne anlamı var?

Kağnı seyrinde ilerleyen bir düzeneğin tekeri olmaktansa bir çomak parçası olmak yeğdir bana. İşin aslı bu asla bir duraklama yahut yerinde sayma değil bilakis; keşfedilmiş, devinimine ve menziline odaklı, bütüne ve geleceğe hizmet eden, bulunduğum durum ve ortamdan daha sağlıklı bir çarkın dişlisi olmaya kendimi hazır hissetme hâli, o çarka geçiştir.

Sizin ne ile hangi iş ile meşgul olduğunuzu herkesin bilmesine gerek yok. Siz, nöronlarınızı ne için kullanıp hangi amaç için etkinleştirdiğinizi bilin yeter.

Ben, kendimden alıyorum her emrini.

Rukiye Taşkın
Edebiyat Defteri – Günün Yazısı
20 Aralık 2022

Aklın Yolu Birdir. Günaydın:)

080820

ÖNSÖZ

İnsanlar dikkatini dağıtmaya başladıkları zaman onları hayatından çıkartman gerekir.

J. D. Salinger / Yazar – (Çavdar Tarlasında Çocuklar)

Hayatından silmek istediklerini gerçekten sil. Çünkü onları geri dönüşüm kutusunda bekletmek sistemini yavaşlatır.

Sizi geleceğinde görmeyen birini geçmişinize gömme zamanı gelmiş demektir.

Serhat Yabancı / Psikoterapist – Eğitimci – Danışman

Bir insandan bir kez ayrılırım. Ayrılığın ciklet yapışıklığı halini samimiyetten uzak bulurum.

Yelda Karataş / Eğitimci – Şair – Yazar – Güftekâr

Ne getirdin bana, uzağı mı?

Semiha Kavak / Editör – Yazar – Şair

Yorgunluğumda gölgesini gizleyen ağacın, güneşinde işim ne?

Rukiye Taşkın / Emekçi

Görünen köy kılavuz istemez. (Açıkça belli olan bir durumu açıklamak gerekmez, o yeterince açıktır.)

Göz odur ki dağın arkasını göre, akıl odur ki başa geleceği bile.

Türk Atasözü

BONUS -I-

Merhamet, bağışlama, hoşgörü gibi  kelimeleri sevmiyorum. Herkesi sevmiyorum. Çocukları ayırmaksızın seviyorum.

Nefret ve kini hiç tanımadım. İntikam bilmem. Bu yabancılığım yüzünden bana düşman olanları ve sahtekârları geç tanırım, dostluğu ve aşkı erken.
 
Affetmeyi bilmiyorum. Affedilmekten de tiksinirim.
 
Bir insanın ruh halini çok hızlı kavrayabiliyorum. Benimki anlaşılmasın diye hiç uğraşmıyorum.
 
Yalan söylerim hem de bayıla bayıla, özellikle birinin yalanını ortaya çıkarmak gerektiğinde!
 
Kimseye dolaylı mesaj göndermem. Sözlerim açık, net anlaşılır ve dolaysızdır. Üstüne alınanlar alıngandırlar sadece. Ya da alındıkları eylem onlara aittir.

Yelda Karataş

BONUS – II-

Sezgilerim, her zaman için üzerinde yol aldığım bir raydır. Hissetmek esastır, anlatmak sonra gelir.

Ingmar Bergman – Yazar

SON SÖZ

Renewal
I need sometimes
Start again, get reborn
Can I come to you then
Get washed all over and dried under the sun?

Gülay Kutal / Milletvekili – Yönetici – Yazar / Çevirmen

Emily Dickinson İzleğinde Bir Kurbağa Öpüşü

Yürekdaşım Neslihan Yazıcılar ve varlığından birkaç yıl önce haberdar olduğum yeğenim Emily Taşkın’a…

Yaklaşık on beş sene önce mesai arkadaşım Anita ile birlikte kütüphane arşivini kayda geçerken tavana kadar uzanan raflardan birinde İngilizce baskısı ve tozdan seçilmeyen parlak mukavva ciltli kapağıyla, bana konulduğu mahzende yıllardır unutulmuş burgonya rengi bir şarabı andıran, o soylu ama yapayalnız kitabın karşıma çıktığı günü dün gibi hatırlıyorum. Kitabı sırtından sol elimle kavradığım esnada, soluk sarı yapraklarından bir tanesi, bir balerinin tülden yapılmış tütü eteğinin havalanıp inişindeki zarafetle, zemin katın loş atmosferinde uçuşmaya başlamıştı. Ayaklarım yedi basamaklı merdivenin beşinci basamağındayken uzanmaya cesaret edemediğim yaprağın birkaç zarif manevrayla terrazzo zemine doğru inişini izlerken soluduğunu hissettim. Arka yüzü harflerden azade sayfanın alnacında kalın puntolarla yazılı olan başlığı okuyabilmiştim: “I’m Nobody! Who are you?”*

Akşamüzeri kayıt, ayıklama ve temizlik işlerini bitirdikten sonra elimizde şömiz giydirilecek kitapları içine koyduğumuz kamış sepetlerle üst kata çıktık. Sepetleri fotokopi makinasının dibine bırakıp koridorun sonuna doğru ilerledik. Sağ taraftan batıya açılan fotoselli kapıdan kantine geçtik. Günlerden perşembeydi. Azur mavisine boyanmış iç ve dış kenarları el işçiliğiyle yontulmuş bir düzine ahşap rakamın duvara tek tek vidalandığı saat 16:30’u gösteriyordu. O sabah hasbelkader ikimiz de güne kahveyle başladığımızdan, üstüne üstlük öğlen yemeğini de dört buçuk saat gecikmeyle atladığımızdan, karnımızda değil zil zurnalar çalıyordu. Ne var ki kantin çalışanı Gyda, salamlı-peynirli sandviçlerin ve küçük toprak kaplarda elleriyle hazırlayıp pişirdiği elmalı turtaların bulunduğu camekânı çoktan kilitlemiş, etrafı toplayıp gitmişti bile. Anlaşılan herkes paydos etmiş kenarda köşede bizden başka kimseler kalmamıştı. Aklımdan personel odasına (eşya dolabıma) gitme düşüncesi geçerken ve tam da bunu çalışma arkadaşıma söylemek üzereyken o, önünde durduğu buzdolabını kuşatmaya hazır komutan edasıyla haykırdı:

– Aç karnımızı doyurmadan hiçbir yere gitmeyeceğiz!

Anita orta boyludan biraz kısa, kısa boyludan biraz uzun, omuzuna kadar dökülen açık kumral, seyrek saçlarının kâkülünü bir tutam cesaretle az bir tutam tutarak kendisinin kestiği, kestiği o kâkülün derin, tek çizgisi bulunan oval alnına ahenksizce dağıldığı, altmışlı yaşlarda beyza tenli bir kadındı. İnsana sürekli hüzün stokluyormuş hissi veren kızılımsı eğik kaşlara, safir mavisine çalan ufacık gözlere, yaz mevsiminde elmacık kemikleri üzerinde daha da belirginleşen tomruk rengi çillere, sivri bir çeneye sahipti. Dar, düşük omuzlarına tezat üst bedeni geniş ve dolgundu. Üst bedene paralel inen kıvrımsız bir beli, birdenbire daralan basenleri, çelimsiz ince bacakları vardı. Neşeli zamanlarında attığı kahkahalar ekşimtrak sesine rağmen kulağımı okşardı. Çünkü o, gülmüş olmak için değil gerçekten gülen kadınlardandı. Emeklilik planları olduğundan çoğu zaman eli işine zoraki giderdi ancak o gün epey yorulmuştu. Acıkıp da kuvvet kaybı yaşadığı zamanlarda tümü kendine ait olan sarımtrak, iri dişleri hafiften takırdamaya başlar, ayakta durmakta güçlük çeker, sinirleri gerilirdi. Sinirleri gerildiği anlarda ise koordinatları otomatiğe bağlandığından hepimize anadili olan İsveççeyle konuşmaya başlardı.

Tanıştığımız zamanlarda İsveç’in batısında Mellerud Belediyesine bağlı nüfusu bini bile bulmayan Dals Rostock adında bir kasabada Cizvit tarikatına mensup bir ailede doğup büyüdüğünü söylemişti. Kırk yaşlarındayken üç oğlunu da yanına alarak batıdan güneye geçişini, Linköping Havalimanında uçak teknisyeni olarak görev yapan kocasıyla tanışmalarını, evliliklerini ve daha sonra Norveç’e göçlerini uzun uzun anlatmıştı bana. Emekliliğine iki sene kaldığı için asılmazdı pek sorumluluklarına… Konuşurken işine hakimiyetinin eskiden olduğu ölçüde devam ettiğini savunurdu lakin, uzun soluklu çalışma hayatından sonra kendi kendine kademe atlatmış gibi söylediklerine mugayir davranırdı. Öğlen yemeği vaktini günaşırı sarkıtmak, haftada mutlaka bir gün işten erken paydos etmek ona göre elbette görmezden gelinmeliydi ki, geliniyordu da…

Mesainin bir hayli uzadığı o gün, buzdolabının kapağını açar açmaz karşımıza çıkan jumbo yumurtaları görünce çocuklar gibi sevinmiştik. Altı tanesini kantinin emektâr, demirdöküm tavasına kırarak bol tereyağlı göz yumurta yaptık hemen. Üzerine de tezgâhın köşesindeki uzun kavanozda duran kavrulmuş çıtır soğanlardan boca ettik kaşık kaşık… Gökyüzünde grup vaktinin yaklaşması, yarı açık pencereden ilkbahar rüzgârının efil efil yüzümüze esmesiyle, optimal bir karar aldık o anda ve yemeğimizi içeride yemekten vazgeçtik. Meyve sularını, tepsiyi kaptığımız gibi arka bahçeyi gören, manzarası kırmızı yığma tuğlalarla örülü yüksek duvardan ibaret taraçaya çıktık. Midemizin kazınmasına rağmen dağıtmadan pişirdiğimiz yumurta sarılarının göbeğine, bulduğumuz tek ekmek olan kahvaltılık yulaflı gevrekleri bandırarak karnımızı doyurduk.

Keyfimiz yerine geldiğinde Emily Dickinson ve şiiri hakkında birbirimize sorular sorarken bulduk kendimizi. Bu efsunlu şairin eski zamanlarda mezar taşlarına yazılan kısa koşuklara benzer epigramist biçemi, tabiât, müzik, aşk, ölüm, ölümsüzlük gibi evrensel temaları işlerken yaptığı tasvirler ve o tasvirler için tasarladığı imgelerin esrarengiz ışıltısı büyüleyiciydi. Okuduğum kısacık şiirlerden öyle etkilenmiştim ki, tılsımı tüm benliğimi oracıkta kaplayıvermişti. Gelecekte yaşanacakları, daha gelmemiş olanı bilmek gayrimümkündü ancak, o an emin olduğum tek şey sihirli bir zamandan geçtiğimdi. Kendimi bildim bileli hep içte, içerimde hissettiğim, uzaklarda bir yerlerde duyumsandığıma inandığım yakınlarımla tanışma zamanının kuvvetle muhtemel yaklaştığını seziyordum. Birkaç saat öncesinde merdivenin üzerindeyken zemine düşüşünü izlediğim soluk sarı sayfada bir lahza gözüme çarpan sözcüklerin soluduğundan artık emindim ve o sözcüklerle somutlaştırılan mısraların, bana gönderilmiş bir pusula olduğundan da…

Artık aşağıya inip alarmı ayarlama, çıkış kapısına kilit vurup kütüphaneyi terk etme vakti gelmiş hatta geçmişti bile, ama bunu farketmemize rağmen bir süre daha hiç konuşmadan dingince oturduk taraçada… Yüreğim anlam veremediğim bir şekilde sonsuzluk hissiyle atıyordu. Bahçede yükselen yaşlı duvarın ufka ket vuramadığı o pürtelaş vakitte, gözlerimin önüne serilen uçsuz bucaksız renk yelpazesi, gök alabildiğine benimdi ve hiçbir şey o göğe bakmaktan daha güzel değildi…

Rukiye Taşkın
Üvercinka, Temmuz 2022 (93)


* “Hiç kimseyim ben! Sen kimsin?
Sen de hiç kimse misin?
O zaman iki olduk – söyleme kimseye!
Bilirsin işte, sürerler bizi.

Ne kasvetlidir ama birisi olmak,
Nasıl aleni! Meftun bir bataklığa
Bütün bir Haziran adını haykıran
Bir kurbağa gibi!”

Ben böyleyim işte..

Ph. r.t.

Elimde iletilecek bir mesaj vardı, onlara kâğıdın bomboş olduğunu söylediğimde benimle alay ettiler. Hâlâ bilmem niye alay ettiklerini, bütün kâğıtlar zaten beyaz olduğu için mi, yoksa mesajları sezgi yoluyla okumak gerektiğinden mi. / 155

.. yazdığım birtakım cümlelerin sesi, kesinlikle benim dışımda olan, bağımsız bir ruha sahip bir şeyin sesini yansıtıyor. / 157

Öyleyse neden zaman zaman, birbirine ters, hatta uzlaşması imkânsız yollarla düş kuruyor ve düş kurmayı öğrenmeye çalışıyorum? Herhalde sahteyi gerçek, düşlerimi gözümle gördüğüm şeyler kadar sahici hissetmeyi alışkanlık edinmemden kaynaklanıyor bu. / 157

Doğru hisseden, dürüst düşünen bir insan, dünyadaki kötülük ve adaletsizlikten rahatsızsa, gayet doğal olarak önce kendine dokunan kısmını düzeltmeye çalışmalı, yani kendini. Bu zaten bir ömür boyu sürer. / 160

Kendi kendiyle savaşmayan insan başkalarıyla savaşır. / 160

Fernando Pessoa – Huzursuzluğun Kitabı
Çeviri Saadet Özen

“Aramızda kimin günahı yok?”

Alias Grace’i izliyorum. E. Dickinson’ın dizeleriyle açılıyor sahne ve on dördüncü dakikada bir soru ile devam ediyor: “Aramızda kimin günahı yok?”

(Günahına sahip çıkan celladına nanik yapsın:)

Pt. r.t.

One need not be a chamber—to be haunted—
One need not be a House—
The Brain—has Corridors surpassing
Material Place—

Ourself—behind Ourself—Concealed—
Should startle—most—
Assassin—hid in Our Apartment—
Be Horror’s least—

/ Oda olmaya gerek yok – perili olmak için
Ev olmaya da öyle
Beyinde Koridorlar vardır – Maddesel Dünyadan üstün

Benliğimizde saklı Benliğimiz
Korkutmalı – en çok
Evimizde – gizli suikastçıları
Hatta olmalı – Korku’ları /

One Need Not be a Chamber — to be Haunted
Emily Dickinson – 1830 – 1886

Güzdökümü

İngilizi-Britonu, Cermeni-Anglosaksonu, İskandinavı-Normanı, Rusu-Slavı ve daha nicesiyle çokkültürlü bir mozaikte rengârenk, cıvıl cıvıl atmosferlerde geçirdiğimiz bir yaz/sonbahar tatiliydi yaşadığımız… Kuzeyde kulağımıza aşina diller ülkemizde de eşlik etti bize bu sene. Bilhassa Antik Side kordon boyu sahilinde denize girerken rastlaştığımız İskandinavlar akın etmişlerdi bu küçücük beldeye ki Avrupalılar azımsanmayacak derecede yerleşikler de Side’de. Almanların, İngilizlerin yanı sıra Norveçlilerin de kendi lisanlarıyla eğitim veren okulları, kreşleri mevcut Antalya şehir merkezinde. Ben sana heyran-sen cama tırman, soğuktaki sıcağa-sıcaktaki serine, kuzeylisi güneye-güneylisi kuzeye, sanırım herkeşler uzaklara hasret yuvarlanıp gidiyor bu cihanda.

Kuruluşu M.Ö. VI. Yüzyıla dayanan ve Lidya Krallığı’nın egemenliğinde olan, Helenistik Dönem’de durmaksızın el değiştiren, ayağınızın değip geçtiği her yerde tarihin saklandığı, hatta saklanamayıp yürüdüğünüz yollar, caddeler boyunca tiyatrosu, agorası, Dionysos Tapınağı (en sevdiğim), ticaret odaları, bembeyaz mermer sütunlarıyla gözlerimizin önüne serilen, kaldırımları yemyeşil kauçuk ve limon ağaçları, parkları adımbaşı yumrulardan fışkırmış piç zeytinliklerle dolu, nar motifli, yasemin kokulu bu küçücük belde, dünyanın dört bir yanından gelen insanlara ev sahipliği yaptı bu sene.

Sahile indiğimiz bir gün plaj çantamızı bakış görüş etmek üzere teslim ettiğimiz Ålesund’lü genç çift ile laflarken kendimi bir an Türkiye dışındaymışım gibi hissettim desem abartmış olmam. Tek fark kadınla buzulca sohbet ediyorduk ama enerjimiz Akdenizceydi, sımsıcak… Bu insanların yüzlerinde güller açtıran onları güne fırlatan tek şey, tek etken Küneş! Kutup insanına yüz kilo altın teklif edip “gitmeyin güneye” deseniz, değişmezler güneşi o yüz kilo altına. Bizim değerini bilmediğimiz denizlerimizin, denizimizdeki tuzun, sularımızdaki çözülmüş-çözülmemiş elementlerin, gümüşün, kalayın alayının farkında onlar. Bu bilinci hep duyumladım kuzey insanının kafasında, özellikle bir neslin devamı için “fuktighet”* denen sözcüğün önemini anladım, kavradım ziyadesiyle.

Keyfimi kaçıran konular da oldu elbet memleketimde. Yeşile hiç mi hiç kıymet vermiyoruz mesela, durum çok üzücü ve birey olarak hepimizin sorumluluk alması şart. Disiplin en önemli eksiğimiz. Batı insanı halkımıza nazaran daha nizamlı daha tertipli ve doğaya “hakikaten” saygılı. Beni üzen diğer bir konu ise Antalya ve civarındaki taksiciler. Bu taksiciler anasının gözü, birçoğu adeta düşmanı gibi turistin ve turizmin. Türk olduğumuzu bal gibi bildikleri halde bizi bile dolandırmaya kalktılar, pes doğrusu! Şairin dediği gibi “fırsatçı, fesatçı ve hayın” insanımsılar.

Tabii yok öyle yıkmak kendimizi. Hele sağlık problemleriyle geçen çetin ve metin bir yıldan sonra bozamam moralimi. Yapabileceklerim nedir önemli olan o benim için, birey olarak üstüme düşeni yapmak ve yetiştirdiklerime de bu bilinci aşılamak. “Yürü üstüne üstüne / Dayan kitap ile / Dayan iş ile / Tırnak ile, diş ile” diyerek, tüküreceğiz evelallah yüzüne yüzüne cahilin, cin olmadan adam çarpmaya kalkanların da. İnsan ülkesine döviz bırakan turisti dolandırır mı ya hu? Verecek yaradan belanızı demek ve daha derinlere inmeden susmak istiyorum.

Sobanın üzerinde fokurdayan çaydanlık “dem aldım ben, dem” diye tıs tıslayarak bergamotlu çayın rayihasını getiriyor burnuma şu an ve yılın ilk kar taneleri mutfak penceremde bılkıyor… Bu sonbahar özellikle gün batımlarında suya girdiğim, hatta bir defasında yağmur çiselerken uzun uzun yüzerek denizden ve dahi içimdeki denizden çıkmak istemediğim anları hatırlayıp mis gibi bir kahvaltı yapmak, akabinde olanca zindeliğimle günü kucaklamak istiyorum bu sabah.


Günaydın!

Rukiye Taşkın
Kasım 2022, Norveç
İZLER, Aralık 2022 (56)

*nem