Kategori: S/öz

Rakkas

Fotoğraf: Neslihan Yazıcılar

Yelda Karataş. Seviyorum bu kadını. Kelimeleri çıra gibi ateşleyişini, dumanını, bakışını, meselelere karşı yiğitçe duruşunu seviyorum. Öte yandan sakinliğini, telaşsızlığını… Gülümsemesini iki dudağının arasındaki hamakta tatlı tatlı sallayışını…

Onyıllar önceydi. İstanbul’da ortaokul yıllarım. Duymamıştım ismini, tanımıyordum onu henüz. Ama Sezen Aksu’nun sesinde güftesiyle raks eden bir Rakkas vardı ki, işte onu cemâziyelevvelinden tanıyordum. Hafta sonları düğün dernek sahiplerinin nişan törenleri, kına eğlencelerine davetlileri götürmek için kiraladıkları minübüslerde, kadınların güle oynaya hepbir elden vurmalı çalgılarla çaldıkları o şarkının sözlerini sarı Sevim ile birlikte avazım çıktığı kadar söylüyordum:

“rakkas geldi meydane
al bastı ak gerdane
ay ay ay ay ay ay canlar
böyle dilber gördün mü
ey meclisi şahane
ay ay ay ay ay ay canlar”

Bana göre o yıllarda İstanbul’da Rakkası ve meşhur İstanbul Sokakları şarkısını en güzel Hüdâverdi abi çalardı: Bizim mahallede! Yakın komşumuzdu Hüdâverdi abi. Mahallemizin enstrüman kullanabilen tek genci, elektro sazı olan tek müzisyeniydi o. Törenlere gitmeden evvel provalarını itinayla yapar, hakkını vere vere notalara basar, coşkuyla nefesini üflerdi yaz akşamlarına.

Bir sürü sandalyenin sokağın en geniş yerini çemberlediği alanlarda yapılırdı o zamanlar bu törenler. Toplumun memur, emekli, küçük esnaf, geliri değişmez insanları düğün öncesi eğlencelerini hep böyle yaparlardı. Babam da o insanlardan biriydi. Akciğerleri işlettiği iki kahvehanenin dumanına daha fazla dayanamayınca, ikisini de kısa aralıklarla devretmişti bir arkadaşına. Birkaç ay istirahat ettikten sonra mahalledeki fırının tam karşısına küçük bir esnaf lokantası açmıştı. Kahvehanelerin elden çıkmasına benden iki yaş küçük olan erkek kardeşim Turgut ve ben çok üzülmüştük. Haftada bir iki defa okul dönüşünde aç karnımızla, dar ve uzunca olan küçük kahvehaneyi ziyaret etmeyi çok seviyorduk kardeşimle. Mekâna geldiğimizde dış kapının eşiğinde durur beklerdik. Babam içeri almazdı bizi. Kısacık bir hoşbeşten sonra yine kapıda bekletir iki şişe gazozla geri dönerdi. Sonra elini yeleğinin cebine sokar (ama hep sol elini sol cebine) leblebi ve ’çokomilk’ satın alabileceğimiz kadar harçlık uzatırdı bize.

Toplum dedim de neleri hatırladım, hafıza bir mucize…

Son senelerde bir başka dinliyorum Rakkası, Daveti, Yarası Saklımı, Son Sardunyaları… Sözlerini kimin emzirdiğini bilerek. Ve şiirlerini… Farklı okuyorum Yelda’nın. Marifetin: bir şiiri bir solukta baştan aşağıya okumak değil -den halinden ten haline- kadar okuyup yaşamak olduğunun farkındalığıyla. Bana, gözleri ebruli bir ormanı andıran bu kadının Baba Kokusu, Reyhan Çiçekleri’nde buluyorum kendimi en çok… Bir de her okuyuşumda beni gülümseten:

“Her kediden dost, her kurbağadan prens olmaz” dediği kısacık masalı… Doğru, lâkin hoşa gitmeyen gerçek.

Tüm şiirlerini topladığı son kitabı ‘Hüznün Kısa Tarihi’ne sahip olma heyecanı içimde hâlâ. İlk İstanbul seyahatimde edineceğim demiştim, edindim. Hem de Yelda karşımda, hem de imzalı olarak. Fırsatı kaçırmadım ve sevdiklerime de imzallatım birkaç tane.

Baba Kokusu’nu 2011’in 4 Kasım’ında ciğerlerime çekmişim (bloğumda). Reyhan Çiçeklerini de Temmuzun kucağına bırakmak istiyorum bugün…

Rukiye Taşkın
/ yüRekTen, 2019

***

Reyhan Çiçekleri

Bir hain çağdayız
saçına gül karası takmış akşamların nöbetinde
öfkenin önüne geçecek kadar büyümüyor sevgimiz

Ey suların sultanı, balıkların nefesi
bilmediğim kıyılarda aşka ıslık çalan yürek
penceresi ter içinde ince dantelli sabah
ey tin kokulu ten
bana zamanı açan ve aşan bir şey söyle

İkimiz de biliyoruz neden beyaza dönüyor kıyıya vurunca deniz
gece neden sabahı bekler biliyoruz
bazı acıların ölümle bile geçmediğini öğrendik
ne kadar korkarsak korkalım ki bu hiç iyi değil
kana bulanmış göğün rengine bir yurt haritası çizemiyor vicdanımız

Şimdi gecenin çıplak sırtına giren bu mızrağı çıkaralım
kendi yarınına kendi karar verecek bir gün kapıda işte
hızla sarıyor hayatın sırtına umudun paltosunu
sen yeni bir Beşir Masalı ararsın biliyorum
benim elimde reyhan çiçekleri…

* Yazı, 20.07.2019 tarihinde Edebiyat Defteri Kültür ve Sanat Platformunda “Günün Yazısı“ olarak seçilmiştir.

* Yazı, Femtrak Dergisi 11. Sayı “Deneme” kategorisinde yer almıştır.

Doğaya Dair Ne Varsa Yakınım Olur

Sonbaharı karşılarken umudu da hüznü de bir arada yaşadığımız bugünlerde, kaybettiklerimiz ve kaybetmeye devam ettiklerimiz som yapraklar misali pıtır pıtır dökülüyor ömrümüzden…

Alışılmışın ötesinde geçen 2 yıl bize çok şey öğretti. Önemini unuttuğumuz çoğu şeyi hatırlamamıza, değerini anlamamıza ziyadesiyle katkı sağladı. Pandemi ile paralel olarak yakın geçmişte ülkemizde ve diğer ülkelerde ortaya çıkan seller, yangınlar sebebiyle, kıymetini anladığımız şeylerin en önemlisi sevdiklerimizden sonra şüphesiz tabiat ve tabiatın içinde yaşayan canlılar oldu.

Fotoğraf: Gülay Kutal

Ekosistemdeki istikrar ivmesinin sürekli değiştiği, aşamalı olarak teklemeye başladığı son yıllarda insan, ekolojik dengenin sağlanmasındaki kilit rolünü, bitki, hayvan ve tüm canlı organizmalar üzerindeki etkisini düşünmek, anlamak için kafasını eskiye nazaran daha fazla yordu. En azından tabiatı incittiğinde tabiatın da bir gün onu inciteceği gerçeğini kabul etti.

Yüzyıllardır insanoğlu tarafından istismara uğrayan, kötü muameleye maruz kalan doğa, buna rağmen 2 senelik bunaltıcı pandemi döneminde tüm anaçlığı, cömertliğiyle bizlere yeniden sahillerini, ormanlarını, parklarını, kucağını açtı. Yaşam kalitemizi ciddi biçimde etkileyen ev karantinalarında güneş gülümseyerek yüzümüze doğmaya, kuşlar cıvıl cıvıl ötmeye, ağaçlar rengârenk çiçeklerini, mis kokulu meyvelerini vermeye devam etti. İnsanın insana olan mesafesinin açıldığı bu süreçte yeşile olan mesafe neredeyse kapandı. Ağaçlık alanlarda, özellikle ormanlarda yaptığımız yürüyüşler ya da Japonların deyimiyle “yüzüşler” merkezi bir rol oynadı hayatımızda. Birçoğumuz bu sayede moral ve etkin güç depoladık.

Japonların “Shinrin Yoku” dedikleri orman yüzüşleri, orman terapisi üzerine neredeyse 40 yıllık deneyimi var. Günümüzde de bu terim/yöntem dünyaya hızla yayılmaya devam ediyor. Ağaçların arasında yıkanmanın, yeşilin atmosferinde nefes alarak zaman geçirmenin sağlığa faydaları tartışılmaz bir gerçek. Bunun üzerine yapılan çeşitli araştırmalarla da bu gerçek destekleniyor. Fikir aslında çok basit: ormanda koşmak, tempolu yürüyüş yapmak değil de, sakin, rahat bir şekilde vakit geçirerek huzur, odaklanma ve esenliğimizi arttırarak kendimizi dengelemek. Bu yıkanışların bedenimize faydaları: havada uçuşan fitonsitlerin etkisiyle bağışıklık sistemimizdeki kuvvetlenme, düşük kan basıncı, daha düşük stres seviyesi, daha iyi bir ruh hâli… Olumlu dönüşümler çocuklarda daha güçlü konsantre olma yeteneği, ameliyat geçirmiş veya kemoterapi görmüş hastalarda ise çabuk iyileşme, uyku kalitesi, artan motivasyon ve enerji olarak kendini gösteriyor. Üstelik orman insana bu kazanımları verirken bir terapist gibi davranmıyor. Biz katılımcı olarak hareket ederken o da bizimle buluşuyor, bize eşlik ediyor.

Fotoğraf: Ayşen Kopal

Doğada yüzmek bir anlamda -hiçbir şey başarmadan orada olmak- demek. Shinrin Yoku banyomuzu orman yolundan taşarak ağaçların çok sık olmadığı alanlarda 1 ila 2 saat yavaş bir tempoda yürüyerek yapabiliriz. Bu süre içerisinde durabilir, etrafı keşfedebilir, hatta sırt çantamızdaki minderi bir ağacın dibine bırakıp içeceğimizi yudumlarken, atıştırmalıklarımızı yemyeşil sofra bezi üzerinde tabiat ile ahenk içinde yiyebiliriz. Bu yüzüşlerin yağmurlu ya da karlı hava şartları sebebiyle iptal edilmemesi gerektiği kanaatindeyim, bilâkis çetin hava koşulları bize gelişmiş deneyimler, direnç yetisi, unutulmaz anlar ve farkındalıklar sağlayacaktır. Ağaçları anlamak, onların birbirleriyle olan iletişimlerini, komşuluklarını gözlemlemek, şüphesiz duyularımızı genişletip daha iyi “görmemizi” öğretecektir bize…

İnsan ormanda yıkanırken, ruhunu süzerek tüm endişelerini bir taşa koyup yatırıveriyor. Emin olun o esnada ağaçlar, devasa ağ sistemleri sayesinde, yerin altından mantar ipliklerle koyu yeşil tünellerden sayısız çelenk geçirerek birbirleriyle haberleşiyor, tıpkı içinde yaşayan diğer canlılar gibi insanoğlunun da ateşsiz, sigarasız, yurtlarını yakıp yıkmadan gelip geçtiğine dair hakkımızda konuşuyor olacaklar.

Doğa yakınında, yakınların doğada ve sağlıkta olsun sevgili okur…

Rukiye Taşkın

Yazı Femtrak Dergisi 7. Sayı, ‘Deneme‘ kategorisinde yer almıştır.

Çakır Yıldızlı Gökyüzüne ve İçimde Bir Yöne Uyanma

Fotoğraf: r.t.

Akşam olmak üzere… Verandanın çitlerine yaslanmış gün batımına eflatun şarkılar söylüyor leylak ağacı. Rüzgâr estikçe sokağa cömertçe rayihasını dağıtan kadife tenli çıtı pıtı çiçekler, üzerlerinde güneşin son ferinin oluşturduğu pırıltılarla, önce havada toplu halde pike yapan, ardından teker teker çalılıklara tüneyen sarı gagalı sığırcıklara göz kırpıyor.

Her şey yolunda gibi görünürken aniden üzerine bir ürperme geldi. Serinlik sırtında arsızca dolaşmaya başlayınca hırkasını attı omuzlarına. Dışarıda biraz daha otursundu, bu can-ı bahar akşamında hemen eve girmek istemiyordu. Ne de olsa kuzey yarımkürede upuzun bir kıştan çıkmıştı. İşte -haziran çaldı kapıları yemyeşil entarisiyle, mihman oldu tüm kışyüzlü evlere- diye düşünürken sol tarafını kadim bir ağrı tam dört defa yokladı. Elindeki fincanı sakince masaya bırakarak, ciğerlerinin dibine kadar derin bir nefes çekmeyi denedi. Başaramadı, göğsü acıdı.

“ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!”

Salondan sesler geliyordu. İsteksizce kalktı hasır koltuktan, veranda kapısının ahşap, alçak eşiğinden atlayarak içeri geçiverdi.

Yağmur yağıyordu içeriye radyodan… Uzaklarda bir yerlerde göç kervanlarının ayak sesleri, kırık sepya fotoğraflar, anılar damlıyordu odaya. Babaannesiyle geçirdiği zamanlar geldi aklına. Yaz akşamlarında, açık mavi boyası yer yer dökülmüş eski karyolada yan yana tasasız huzurla uyuduğu geceler… Babaannesi her akşam yatağa uzanmadan evvel kitaplarından birini eline alır, el oyması işçilikli uzunca sırtı ve minderi kadife kumaş kaplı, sallanan sandalyesine otururdu. Yılların, rengini ağartıp artık kahverenginden kül sarısına dönüştürdüğü o yorgun sandalyede neredeyse bir saate yakın bir süre okumaya koyulurdu. Kitabı raftan çektiği esnada bizimki karyolaya gözünü diker, kadının her sabah itinayla kabarttığı kocaman, bir beyaz bulut gibi gözüken yün yatağın tam ortasına kurbağa çevikliğiyle atlardı. Yatağın havasını birkaç zıplamayla söndürmek ona göre dünyanın en eğlenceli işiydi. Üzerinde kıpırdadıkça eski karyoladan çıkan gıcırtılar eşliğinde türlü türlü maskaralıklar yapıp sorular sorarak, kadının dikkatini dağıtmaya çalışırdı, ama beceremezdi.

Torunuyla okuması bittiğinde ilgilenecek, bu akşam ona uyumadan önce fesleğenci kız masalını anlatacaktı. Kehribar rengindeki parlak şekerleme ambalajını ikiye katlayarak yaptığı ayracı 53’ncü sayfaya yerleştirerek kitabı kapattı. Boşluğa bir nefes üfleyerek yavaşça doğruldu. Aliş’i göçtüğünden bu yana tutunacak hiç kimsesi olmadığını düşünürdü hep, o bir tek ağzından çıkanlara tutunabiliyordu. Nicedir kimseyle uzun uzadıya konuşup geçmişi, hatıralarını anlatmıyor, anlatmak istemiyordu artık. İyiydi böyle… Sükût edince uyuşuyor, hiç değilse kulakları ‘ıslık çala çala göçen çınar’ların seslerini duymuyordu. Sol göz çukurunda mayalanan bir çiy tanesi ve uzaklarda bir masalın bir varmış bir yokmuşluk cümlesini hatırlayarak yavaşça torununun yanına uzandı.

Yaşlı kadının dudakları hâlâ kımıldarken, o, pencereden içeriye süzülen baygın leylak kokularıyla, yüreği nehir içinden baka baka tatlı bir rüyaya daldı:

-gözlerim göç yüreğim nehir içinden b/akıyor-

fikrimin uzandığı sisli haritada
gözlerime dokunan tarihle
dingin bir nehre akıyor içli sözleri
ve
taş döşemeli dar sokaklardan geçiyor gölgeler
unutamadığım

çocukluk yüzümle b/akıyorum aynalara
ince sazlarla çalınan Balkan türküleriyle siliniyor kulağımın pası
geçmişi kucaklayıp oturuyorum Tuna kıyılarına
ki- öyle böyle bir hasret değil bu
içimde kocaman bir ben yaşatıyor bana

ninemin dudak kıvrımlarında oynaşıyor içli nağmeler
hüznünü sakladığı çizgilerde ufalanıyor şiirler
sessizce gülümsüyor ellerindeki fotoğraf
usulca odaların birine gizleniyor anılar

gece- yorgun ve uslu çocuk edasıyla
diz çöküyor Şar dağlarının eteklerine
gökte yıldız kaç padişahoğlu?
söze başlıyor bahçelerde fesleğenci güzeli
yapraklarında esrarengiz kokusu
karnında sayıyor pastirinkaların sabırsızlığını
masallar doğuruyor sabahın ak tenine
parmak uçlarında pekmezli hatıralar karıştırdıkça Ohrid’e
yeşil gözlü- al yanaklı çocukların
kahkahaları serinliyor şen sularda

göç kervanlarının içinden akıyor kederli Vardar nehri
kına kokulu hasretler uzuyor taze gelinlerin saçlarında
yüzleri Yahya Kemal
yüreği Mehmet Âkif’li dizeler dağılıyor etrafa
hepsini toplayıp okuyoruz dilden dile
Balkanı geziyor sesler
nineler adım adım göç büyütüyor evlerinde
dedelerin hafızalarında ezan sesi
tek tek-
terk ediliyor evlâd-ı Fatihan diyarları

masmavi gözlerin göğünden yağan yağmurlarla ıslanırken Silistre
vatan topraklarında şiir kokan tohumlar filizleniyor
eski dünler- yeni günlere ekilirken

gözlerim yorgun göç sürgünü buzullarda ey koca Nâzım
yüreğim nicedir akar
nehirden sözlerle…

Rukiye Taşkın

Yazı, Femtrak Dergisi 4. Sayı Kısa Öykü kategorisinde yer almıştır.

Kirpi Oku ile Hat Sanatı

Hat Sanatı Üzerine Yasemin Akgün Ulaşaner ile Söyleşi
Yayım: Kılavuz Kirpi
Röportaj / Redaksiyon: Rukiye Taşkın

Ne zamandan beri hat sanatı ile uğraşıyorsunuz?

Hat yazmaya başlayalı çok uzun bir zaman olmadı ama “iyi ki bu uğraşa gönül vermişim” diye düşünüyorum. Bu işin kursuna başlamadan evvel bazı kişiler “ben yaparım” diyerek basite indirgeyebilirler olayı ve çoğu zaman bunun farkında değildirler. Hoş, hangi insan bir işe “yapamam” niyetiyle de başlar ki… Ama zordur hat sanatı. Zor olduğu o “ben yaparım” güdüsünden sonra kamış kalem bırakıldığında, terk edildiğinde anlaşılır. Bu bağlamda ben ilk günkü heyecan ve motiveyi hâlâ içimde taşıdığım için mutluyum.

Bize biraz hat sanatının özelliklerinden söz eder misiniz?

Noktaların birleşimiyle yazılan bu sanatta her harf bir ölçüdür mesela… Tıpkı matematik gibi. Aklâm-i sitte, yani altı kalem dediğimiz altı yazı çeşidinden ve yedi kalemden mürekkeptir. Bunlar; sülüs, nesih, muhakkak, reyhan-i, tevk-i, rik’a, ta’lik kalemleridir.

İlginç bir nokta, hat sanatında kirpinin özel bir yerinin olması, değil mi?

Bu söyleşiyi okurken “hat sanatı ve kirpi oku ne alakadır” diye düşünenlere “alaka vardır” diye yanıt veririz. Hatta ikisi arasındaki ilişki “sırdaşlıktır” diyebiliriz.

Biraz açar mısınız lütfen?

Şöyle ki; kirpi dikenlerinden yapılan kirpi okunu, is mürekkebini (hat boyası) karıştırmak için kullanırız. Kirpi okuyla mürekkebi karıştırdıktan sonra kamış kalemi elimize alır noktayla yazmaya başlarız. İlk olarak noktayla başlarız, çünkü kâinat bir noktadır (atom) ve her şey o noktadan hasıl olmuştur. Zaten insan da âleme nispetle bir nokta gibi değil midir? Noktadır lakin her nokta kendi iç âlemine dair sırları yine kendinde gizlemektedir.

Gerçekten biz de kirpi okunun böyle özel bir işlevi olduğunu bilmiyorduk. Okurlarımız hat sanatının ardındaki felsefeyi de merak edecektir.

Esasen bir noktayla yazmaya başladığımızda ne kadar aciz olduğunu anlar insan. Hat; insana sabrı, tefekkürü, tevazuyu öğretir. Meşakkâtli bir yoldur lakin gönül verenin içinde tarifsiz bir aşkla büyür. Yazarken insanın dili ve kâlbi duadadır. Bir harfi doğru yazabilmek için dosyalar dolusu, hatta yüzlerce çalışma yapabilir kişi. Zor demiştim ya hani bu sebepten ancak hiç bıkmadan, sıkılmadan sabrettiğinde, emeğinin karşılığını alacaktır. Bir harfi, tek bir harfi doğru yazmaya başlamışsa eğer, bütün bedeni heyecandan titrer, titreyecektir diyebilirim.

Bu köklü ve derinlikli sanatı Kılavuz Kirpi okurlarına açtığınız için teşekkür ederiz Yasemin Hanım. Size hat çalışmalarınızda başarılar, nice doyumlar diliyoruz.

Son olarak söylemek istedikleriniz?

Bu sanata hakikaten gönül verip yazanların pencereden bakışları böyle… Hat sanatı ve kirpi oku arasındaki alakayı Kılavuz Kirpi okurları için bir nebze de olsa anlatabildiysem ne mutlu bana… Şimdi besmelemizi çekerek kirpi okunu elimize alma ve mürekkebi dua ile karıştırma vâkti…

Rabbi yessir velâ tuassır Rabbi temmim bi’l-hayr…

Kaynak: Kılavuz Kirpi

Bülent ve Rahşan Ecevit ile 15 Dakika

“Dünya – Türkiye – Milliyetçilik”

İlkokulu bitirdiğimde üzerinde adımın baş harfinin yazılı olduğu oval, altın bir kolye eşliğinde babamdan aldığım en tuhaf hediye olarak gelmişti bu kitap bana. Tuhaftı çünkü bana göre altın kolyeden daha ağır bir armağandı. “Al bu kitabı oku bakalım!” dedi babam. “Bir şeyler anlarsan ortaokula yazdırırım seni, yok anlamazsan git pazarda su sat!” Kolyenin küçücük kutusunu açtığımda avucumda pırıl pırıl parlayan “R” harfine iç burkulmasıyla bakmış, sevincim kursağımda kalmıştı. O celâlli konuşmanın arkasında kavrayamadığım bir şeyler vardı. Neydi bu şimdi? Sövüyor muydu, yoksa bana gerçekten ödül mü veriyordu bu adam?

Neye uğradığımı anlayamamıştım elbet, kitabı daha o akşam okumaya başlamış iki günde yalamış yutmuştum. “Okudum baba okudum, anladım” dediğimde (yalanın âlâsı!) hiç unutmuyorum, getirdiği gündeki fevriliğini affettirmek istercesine beni ve erkek kardeşimi 4. Levent’e bir mağazaya götürmüştü. O gün ikimize de en güzellerinden hâkiki deri iki adet okul çantası aldı babam.

Sonraları “Dış Politika” isimli kitabını okuyabildim Ecevit’in. Onu, Yeşilköy Atatürk Havalimanında gördüğüm yanına gidip sohbet ettiğim ılık kış sabahını dün gibi hatırlıyorum. Rahşan hanım yanındaydı. Ben kucağımda dört aylık bebeğim bekleme salonunda ayakta vakit geçiriyordum. Onlar ise uzunca bir koltuğun tam ortası diyebileceğim bir konumda oturuyorlardı yanlarında kimse yoktu. Sağlı sollu uzayan koltuklar salonun gürültüsünden azade sessiz, bomboştu. Koltukların boş oluşu ve yanlarında kimselerin bulunmayışı ilk başta çekinme sebebim olsa da beni kararımdan vazgeçiremedi. Emin adımlarla yaklaştım, ikisini de selamladım. Oğlumu çevik bir hamleyle gövdemin soluna yaslayıp hemen sağ elimi uzattım. Tokalaştım ve kendimi tanıttım. Vakitleri kısıtlıdır düşüncesiyle: “ilkokulu bitirdiğimde babam sizin bir kitabınızı vermişti bana okumam için” derken, içten içe söylemek istediğim tek şey: babamın onun dürüstlüğünü ne kadar takdir ettiğiydi. Babam onu ömrü boyunca desteklemiş, fakat bir kez bile olsun bu kadar yakın mesafeden görememişti. Ben onun ulağı olmalı ve Karaoğlan’a duyduğu sevgiyi o an bir cümle ile de olsa aktarabilmeliydim. İşte tam karşımda duruyordu Karaoğlan. Babaannem de bir başka severdi ya onu, hâfız babaannem…

Tokalaştıktan ve kitaptan bahsettikten sonra yanlarından uzaklaşırım diye düşünürken beklemediğim bir davet geldi: “Buyurun oturun lütfen, ayakta kalmayın.” dediğinde, bu mütevazi davranışları karşısında heyecanlandım. Kalbim küt küt atmaya başladı. Rahşan hanım da “Buyurun” deyince, oğlumu bir koşu beş on adım ötede bizi izleyen eşime teslim ettim. Geri döndüğümde bana ortalarında yer açmışlardı. Ortalarında! Bu davranışları beni ziyâdesiyle şaşırttı. O an kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. “Velinizin ismi?” ve “Yolculuk nereye?” diye sual ettiler. “Norveç” olduğunu söyledim, içime doğmuşçasına üzerine basa basa: “İsveç’e bir saatlik mesafedeyiz.” diye ekledim (ama İsveç’e yolcu olduklarını bilmiyordum) Bu cümleden sonra Rahşan hanımla göz göze gelmişlerdi. Gülümsediler. Hemen akâbinde ilkokulu bitirmenin ödülü olarak aldığım kitabı okuduğumu kanıtlamak istercesine: “Türkiye’ye sosyal demokrat bir sistem getirmek istediğinizi biliyorum, İsveç gibi yani” deyiverdim. Yine birbirlerine baktılar ama bu sefer farklı gülümsediler. “Biz de İsveç’e yolcuyuz bugün… Memur, işçi, köylü, halkın tümü eşit haklara sahip olmalı, çalışmalarımız bu yönde.” dedi Karaoğlan. Oturdum konuştuk. Belki on beş/yirmi dakika sohbet ettik ama artık nasıl heyecan yaptıysam aklımda kalanlar yalnızca bu cümleler oldu…

Yanlarından ayrılırken bana: “Babanıza selamlarımı ve sevgilerimi iletin.” demişti. Böylesine bir ortamda “sizlere ömür” demek bir türlü içimden gelmese de, babamın ben Türkiye’den ayrıldıktan 6 ay sonra Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu, bebeğimi imleyerek ilk torununu bile göremediğini söyledim. Baş sağlığı dilediler, içtendi. Oğlumu eşime teslim etmeden evvel ikisi de ayaklarına dokunmuşlardı, içtendi. Hissettim o duygu geçişini evet, samimiyetle diledi, samimiyetle dokundular… Ben de: “Başarılı çalışmalar ve sizlere uzun ömürler” temennisinde bulunarak ayrıldım yanlarından.

Konuşmamız esnasında tam karşımızda elinde kocaman bir fotoğraf makinasıyla bir muhabir duruyordu, pürdikkat izlemişti bizi. Yakınlaşmıyor, sabırla konuşmamızın bitmesini bekliyordu. Sohbet boyunca ileri bir adım dahi atmamış yerinden hiç kıpırdamamıştı o muhabir, çok ilgimi çekmişti bu davranışı… Ben uzaklaşırken o yaklaşıyordu yanlarına, kibarca geri çevirdiklerini gördüm o gazeteciyi.

Kopenhag’a kadar aynı uçakta uçtuk, oturdukları bölüm ekonomi sınıfıydı. Biz ne yediysek onu yedi, biz ne içtiysek onu içtiler. Birlikte bir fotoğraf almayı o kadar arzu etmeme rağmen hangi akla hizmet ettiğimizi bilmiyorum makinayı akşamdan bavula koymuşuz. Fotoğraf edinemiyorum diye ziyâdesiyle üzülmüştüm ama uçağın içinde görüntü almak isteyenleri de sonradan ortaya çıkan bir görevli naifçe geri çevirdi hep. Yolcuların da bu duruma saygı gösterdiklerini hatırlıyorum, şimdiki zaman insanlarından daha farklı daha anlayışlı idi 90’lı yılların insanları…

O günü hiç unutmadım.

Rukiye Taşkın
Ağustos 2007

“akşam kapı eşiğinde bir terli giysi gibi
soyunmak vardı derdinden evrenin
bir entari serinliğini giymek
kendi derdini tespih gibi çekmek elinde

bir yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü
karşında polisiye roman okumak senin
sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz
sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak

oturmaya konuklar gelmesi bazen
çevresinde bir masanın kaygısız
sıcacık konularda bir demli çay gibi
bilmedik komşularla konuşmak

dünyamızla uyuşmak vardı
oyunda sonunu görmeden oynamak
sevinebilmek kazandığına
yitirdiğine yerinebilmek

düşünmeyebilmek yoruldukça düşünmekten
kamaştıkça örtebilmek gözlerini
düşlerde bile ışıktan sakınarak kendini
uyuyabilmek vardı vaktinde rahat…”

Mustafa Bülent Ecevit
28 Mayıs 1925 – 5 Kasım 2006

Yazı Femtrak Dergisi 3. Sayı Kısa Öykü Kategorisinde yer almıştır.