Kategori: S/öz

Özünden Irama

Ph. r.t.

“Şöyle bir bak, bütün yaşayanlar ölüyor yaşamana bak,”
“Nasıl?”
“O ’nasıl’ senin kişiliğindir,” diyor Özdemir Asaf ’Yuvarlağın Köşeleri’nde.

Diğer taraftan: “En büyük israflardan biri de nöron israfıdır.” diyerek kafamızı imliyor sinirbilimci bir eğitmen. Sadece bedenimizi değil beynimizi, beynimizin gücü ve yaptığımız seçimlerin şekillendirdiği kişiliğimizi kendini yoklaması, sorgulaması adına bakıma almaya davet ediyor adeta.

Kişiliğin kısaca tanımını yapmak gerekirse: İnsanın deneyim, tecrübe ve tercihlerinden oluşan, onu diğer bireylerden ayıran davranış biçimlerinin tümüne “kişilik” diyebiliyoruz. Aynı zamanda karakterimizdir de. Sözler, eylemler, sözün ve eylemin birbiriyle örtüşmesi, karşılıklı uyumu karakterimizi, kişiliğimizi belirliyor. Eğer bu ikilide bir uyumsuzluk söz konusuysa insan beyhude çabalarda, kendini aldattığı oyunların içindedir. Üstelik yorucudur, çizginin ötesi ve berisinde oynanan bir seksek oyunu misali…

Karar verme yetilerimizin güçsüz kaldığı dönemlerde çoğumuza yabancı gelmeyen tanıdık bir oyun, hâldir bu aslında. Ancak uzadığında tehlike arz eder. İşte o tehlikeyi fark ettiğimizde bir tanıya ardından bir karara varmanın vâkti zamanı çoktan gelmiştir. Nöronlarımızı görmemiz olanaksız elbette fakat bence duymamız ve anlamamız mümkün. Yürüdüğümüz yolun yol mu yürüttüğümüz ilişkinin ilişki mi olduğunu anlamamız mümkün. Üstüne üstlük basiret, feraset ve muhakeme melekelerimiz… Hız ya da insan kaynaklı etkenlerin asla yok edemeyeceği kabiliyetlerdir bunlar. Demem o ki bir ’öz’ümüz varsa, etkeni ne ya da kim olursa olsun kimse bizi o ’öz’den ırayamaz. Bizi bize yabancılaştıramaz.

Aksi takdirde: Eğer sürekli başkalarının çizdiği yoldan gideceksem nöronlarımın ne anlamı var?

Duyularımın, burnumun, burnumun aldığı kokunun ne meâli var?

Birebir kulaklarımla duymak, perdesiz ve şahit gerekmeksizin duymak, görmek, anlamak, düşünmek gibi sürekli sinyaller taşıyan devasa hücreli bir beyne sahip olmamın ne anlamı var?

Her kabın şeklini alacaksam omurgamın, her kafanın insanı olacaksam kafamın, kendime özgülüğümün, şahsiyetimin ne anlamı var?

Kağnı seyrinde ilerleyen bir düzeneğin tekeri olmaktansa bir çomak parçası olmak yeğdir bana. İşin aslı bu asla bir duraklama yahut yerinde sayma değil bilakis; keşfedilmiş, devinimine ve menziline odaklı, bütüne ve geleceğe hizmet eden, bulunduğum durum ve ortamdan daha sağlıklı bir çarkın dişlisi olmaya kendimi hazır hissetme hâli, o çarka geçiştir.

Sizin ne ile hangi iş ile meşgul olduğunuzu herkesin bilmesine gerek yok. Siz, nöronlarınızı ne için kullanıp hangi amaç için etkinleştirdiğinizi bilin yeter.

Ben, kendimden alıyorum her emrini.

Rukiye Taşkın
Edebiyat Defteri – Günün Yazısı
20 Aralık 2022

Emily Dickinson İzleğinde Bir Kurbağa Öpüşü

Yürekdaşım Neslihan Yazıcılar ve varlığından birkaç yıl önce haberdar olduğum yeğenim Emily Taşkın’a…

Yaklaşık on beş sene önce mesai arkadaşım Anita ile birlikte kütüphane arşivini kayda geçerken tavana kadar uzanan raflardan birinde İngilizce baskısı ve tozdan seçilmeyen parlak mukavva ciltli kapağıyla, bana konulduğu mahzende yıllardır unutulmuş burgonya rengi bir şarabı andıran, o soylu ama yapayalnız kitabın karşıma çıktığı günü dün gibi hatırlıyorum. Kitabı sırtından sol elimle kavradığım esnada, soluk sarı yapraklarından bir tanesi, bir balerinin tülden yapılmış tütü eteğinin havalanıp inişindeki zarafetle, zemin katın loş atmosferinde uçuşmaya başlamıştı. Ayaklarım yedi basamaklı merdivenin beşinci basamağındayken uzanmaya cesaret edemediğim yaprağın birkaç zarif manevrayla terrazzo zemine doğru inişini izlerken soluduğunu hissettim. Arka yüzü harflerden azade sayfanın alnacında kalın puntolarla yazılı olan başlığı okuyabilmiştim: “I’m Nobody! Who are you?”*

Akşamüzeri kayıt, ayıklama ve temizlik işlerini bitirdikten sonra elimizde şömiz giydirilecek kitapları içine koyduğumuz kamış sepetlerle üst kata çıktık. Sepetleri fotokopi makinasının dibine bırakıp koridorun sonuna doğru ilerledik. Sağ taraftan batıya açılan fotoselli kapıdan kantine geçtik. Günlerden perşembeydi. Azur mavisine boyanmış iç ve dış kenarları el işçiliğiyle yontulmuş bir düzine ahşap rakamın duvara tek tek vidalandığı saat 16:30’u gösteriyordu. O sabah hasbelkader ikimiz de güne kahveyle başladığımızdan, üstüne üstlük öğlen yemeğini de dört buçuk saat gecikmeyle atladığımızdan, karnımızda değil zil zurnalar çalıyordu. Ne var ki kantin çalışanı Gyda, salamlı-peynirli sandviçlerin ve küçük toprak kaplarda elleriyle hazırlayıp pişirdiği elmalı turtaların bulunduğu camekânı çoktan kilitlemiş, etrafı toplayıp gitmişti bile. Anlaşılan herkes paydos etmiş kenarda köşede bizden başka kimseler kalmamıştı. Aklımdan personel odasına (eşya dolabıma) gitme düşüncesi geçerken ve tam da bunu çalışma arkadaşıma söylemek üzereyken o, önünde durduğu buzdolabını kuşatmaya hazır komutan edasıyla haykırdı:

– Aç karnımızı doyurmadan hiçbir yere gitmeyeceğiz!

Anita orta boyludan biraz kısa, kısa boyludan biraz uzun, omuzuna kadar dökülen açık kumral, seyrek saçlarının kâkülünü bir tutam cesaretle az bir tutam tutarak kendisinin kestiği, kestiği o kâkülün derin, tek çizgisi bulunan oval alnına ahenksizce dağıldığı, altmışlı yaşlarda beyza tenli bir kadındı. İnsana sürekli hüzün stokluyormuş hissi veren kızılımsı eğik kaşlara, safir mavisine çalan ufacık gözlere, yaz mevsiminde elmacık kemikleri üzerinde daha da belirginleşen tomruk rengi çillere, sivri bir çeneye sahipti. Dar, düşük omuzlarına tezat üst bedeni geniş ve dolgundu. Üst bedene paralel inen kıvrımsız bir beli, birdenbire daralan basenleri, çelimsiz ince bacakları vardı. Neşeli zamanlarında attığı kahkahalar ekşimtrak sesine rağmen kulağımı okşardı. Çünkü o, gülmüş olmak için değil gerçekten gülen kadınlardandı. Emeklilik planları olduğundan çoğu zaman eli işine zoraki giderdi ancak o gün epey yorulmuştu. Acıkıp da kuvvet kaybı yaşadığı zamanlarda tümü kendine ait olan sarımtrak, iri dişleri hafiften takırdamaya başlar, ayakta durmakta güçlük çeker, sinirleri gerilirdi. Sinirleri gerildiği anlarda ise koordinatları otomatiğe bağlandığından hepimize anadili olan İsveççeyle konuşmaya başlardı.

Tanıştığımız zamanlarda İsveç’in batısında Mellerud Belediyesine bağlı nüfusu bini bile bulmayan Dals Rostock adında bir kasabada Cizvit tarikatına mensup bir ailede doğup büyüdüğünü söylemişti. Kırk yaşlarındayken üç oğlunu da yanına alarak batıdan güneye geçişini, Linköping Havalimanında uçak teknisyeni olarak görev yapan kocasıyla tanışmalarını, evliliklerini ve daha sonra Norveç’e göçlerini uzun uzun anlatmıştı bana. Emekliliğine iki sene kaldığı için asılmazdı pek sorumluluklarına… Konuşurken işine hakimiyetinin eskiden olduğu ölçüde devam ettiğini savunurdu lakin, uzun soluklu çalışma hayatından sonra kendi kendine kademe atlatmış gibi söylediklerine mugayir davranırdı. Öğlen yemeği vaktini günaşırı sarkıtmak, haftada mutlaka bir gün işten erken paydos etmek ona göre elbette görmezden gelinmeliydi ki, geliniyordu da…

Mesainin bir hayli uzadığı o gün, buzdolabının kapağını açar açmaz karşımıza çıkan jumbo yumurtaları görünce çocuklar gibi sevinmiştik. Altı tanesini kantinin emektâr, demirdöküm tavasına kırarak bol tereyağlı göz yumurta yaptık hemen. Üzerine de tezgâhın köşesindeki uzun kavanozda duran kavrulmuş çıtır soğanlardan boca ettik kaşık kaşık… Gökyüzünde grup vaktinin yaklaşması, yarı açık pencereden ilkbahar rüzgârının efil efil yüzümüze esmesiyle, optimal bir karar aldık o anda ve yemeğimizi içeride yemekten vazgeçtik. Meyve sularını, tepsiyi kaptığımız gibi arka bahçeyi gören, manzarası kırmızı yığma tuğlalarla örülü yüksek duvardan ibaret taraçaya çıktık. Midemizin kazınmasına rağmen dağıtmadan pişirdiğimiz yumurta sarılarının göbeğine, bulduğumuz tek ekmek olan kahvaltılık yulaflı gevrekleri bandırarak karnımızı doyurduk.

Keyfimiz yerine geldiğinde Emily Dickinson ve şiiri hakkında birbirimize sorular sorarken bulduk kendimizi. Bu efsunlu şairin eski zamanlarda mezar taşlarına yazılan kısa koşuklara benzer epigramist biçemi, tabiât, müzik, aşk, ölüm, ölümsüzlük gibi evrensel temaları işlerken yaptığı tasvirler ve o tasvirler için tasarladığı imgelerin esrarengiz ışıltısı büyüleyiciydi. Okuduğum kısacık şiirlerden öyle etkilenmiştim ki, tılsımı tüm benliğimi oracıkta kaplayıvermişti. Gelecekte yaşanacakları, daha gelmemiş olanı bilmek gayrimümkündü ancak, o an emin olduğum tek şey sihirli bir zamandan geçtiğimdi. Kendimi bildim bileli hep içte, içerimde hissettiğim, uzaklarda bir yerlerde duyumsandığıma inandığım yakınlarımla tanışma zamanının kuvvetle muhtemel yaklaştığını seziyordum. Birkaç saat öncesinde merdivenin üzerindeyken zemine düşüşünü izlediğim soluk sarı sayfada bir lahza gözüme çarpan sözcüklerin soluduğundan artık emindim ve o sözcüklerle somutlaştırılan mısraların, bana gönderilmiş bir pusula olduğundan da…

Artık aşağıya inip alarmı ayarlama, çıkış kapısına kilit vurup kütüphaneyi terk etme vakti gelmiş hatta geçmişti bile, ama bunu farketmemize rağmen bir süre daha hiç konuşmadan dingince oturduk taraçada… Yüreğim anlam veremediğim bir şekilde sonsuzluk hissiyle atıyordu. Bahçede yükselen yaşlı duvarın ufka ket vuramadığı o pürtelaş vakitte, gözlerimin önüne serilen uçsuz bucaksız renk yelpazesi, gök alabildiğine benimdi ve hiçbir şey o göğe bakmaktan daha güzel değildi…

Rukiye Taşkın
Üvercinka, Temmuz 2022 (93)


* “Hiç kimseyim ben! Sen kimsin?
Sen de hiç kimse misin?
O zaman iki olduk – söyleme kimseye!
Bilirsin işte, sürerler bizi.

Ne kasvetlidir ama birisi olmak,
Nasıl aleni! Meftun bir bataklığa
Bütün bir Haziran adını haykıran
Bir kurbağa gibi!”

Güzdökümü

İngilizi-Britonu, Cermeni-Anglosaksonu, İskandinavı-Normanı, Rusu-Slavı ve daha nicesiyle çokkültürlü bir mozaikte rengârenk, cıvıl cıvıl atmosferlerde geçirdiğimiz bir yaz/sonbahar tatiliydi yaşadığımız… Kuzeyde kulağımıza aşina diller ülkemizde de eşlik etti bize bu sene. Bilhassa Antik Side kordon boyu sahilinde denize girerken rastlaştığımız İskandinavlar akın etmişlerdi bu küçücük beldeye ki Avrupalılar azımsanmayacak derecede yerleşikler de Side’de. Almanların, İngilizlerin yanı sıra Norveçlilerin de kendi lisanlarıyla eğitim veren okulları, kreşleri mevcut Antalya şehir merkezinde. Ben sana heyran-sen cama tırman, soğuktaki sıcağa-sıcaktaki serine, kuzeylisi güneye-güneylisi kuzeye, sanırım herkeşler uzaklara hasret yuvarlanıp gidiyor bu cihanda.

Kuruluşu M.Ö. VI. Yüzyıla dayanan ve Lidya Krallığı’nın egemenliğinde olan, Helenistik Dönem’de durmaksızın el değiştiren, ayağınızın değip geçtiği her yerde tarihin saklandığı, hatta saklanamayıp yürüdüğünüz yollar, caddeler boyunca tiyatrosu, agorası, Dionysos Tapınağı (en sevdiğim), ticaret odaları, bembeyaz mermer sütunlarıyla gözlerimizin önüne serilen, kaldırımları yemyeşil kauçuk ve limon ağaçları, parkları adımbaşı yumrulardan fışkırmış piç zeytinliklerle dolu, nar motifli, yasemin kokulu bu küçücük belde, dünyanın dört bir yanından gelen insanlara ev sahipliği yaptı bu sene.

Sahile indiğimiz bir gün plaj çantamızı bakış görüş etmek üzere teslim ettiğimiz Ålesund’lü genç çift ile laflarken kendimi bir an Türkiye dışındaymışım gibi hissettim desem abartmış olmam. Tek fark kadınla buzulca sohbet ediyorduk ama enerjimiz Akdenizceydi, sımsıcak… Bu insanların yüzlerinde güller açtıran onları güne fırlatan tek şey, tek etken Küneş! Kutup insanına yüz kilo altın teklif edip “gitmeyin güneye” deseniz, değişmezler güneşi o yüz kilo altına. Bizim değerini bilmediğimiz denizlerimizin, denizimizdeki tuzun, sularımızdaki çözülmüş-çözülmemiş elementlerin, gümüşün, kalayın alayının farkında onlar. Bu bilinci hep duyumladım kuzey insanının kafasında, özellikle bir neslin devamı için “fuktighet”* denen sözcüğün önemini anladım, kavradım ziyadesiyle.

Keyfimi kaçıran konular da oldu elbet memleketimde. Yeşile hiç mi hiç kıymet vermiyoruz mesela, durum çok üzücü ve birey olarak hepimizin sorumluluk alması şart. Disiplin en önemli eksiğimiz. Batı insanı halkımıza nazaran daha nizamlı daha tertipli ve doğaya “hakikaten” saygılı. Beni üzen diğer bir konu ise Antalya ve civarındaki taksiciler. Bu taksiciler anasının gözü, birçoğu adeta düşmanı gibi turistin ve turizmin. Türk olduğumuzu bal gibi bildikleri halde bizi bile dolandırmaya kalktılar, pes doğrusu! Şairin dediği gibi “fırsatçı, fesatçı ve hayın” insanımsılar.

Tabii yok öyle yıkmak kendimizi. Hele sağlık problemleriyle geçen çetin ve metin bir yıldan sonra bozamam moralimi. Yapabileceklerim nedir önemli olan o benim için, birey olarak üstüme düşeni yapmak ve yetiştirdiklerime de bu bilinci aşılamak. “Yürü üstüne üstüne / Dayan kitap ile / Dayan iş ile / Tırnak ile, diş ile” diyerek, tüküreceğiz evelallah yüzüne yüzüne cahilin, cin olmadan adam çarpmaya kalkanların da. İnsan ülkesine döviz bırakan turisti dolandırır mı ya hu? Verecek yaradan belanızı demek ve daha derinlere inmeden susmak istiyorum.

Sobanın üzerinde fokurdayan çaydanlık “dem aldım ben, dem” diye tıs tıslayarak bergamotlu çayın rayihasını getiriyor burnuma şu an ve yılın ilk kar taneleri mutfak penceremde bılkıyor… Bu sonbahar özellikle gün batımlarında suya girdiğim, hatta bir defasında yağmur çiselerken uzun uzun yüzerek denizden ve dahi içimdeki denizden çıkmak istemediğim anları hatırlayıp mis gibi bir kahvaltı yapmak, akabinde olanca zindeliğimle günü kucaklamak istiyorum bu sabah.


Günaydın!

Rukiye Taşkın
Kasım 2022, Norveç
İZLER, Aralık 2022 (56)

*nem

Rakkas

Fotoğraf: Neslihan Yazıcılar

Yelda Karataş… Seviyorum bu kadını. Kelimeleri çıra gibi ateşleyişini, dumanını, bakışını, meselelere karşı yiğitçe duruşunu seviyorum. Öte yandan sakinliğini, telâşsızlığını… Gülümsemesini iki dudağının arasındaki hamakta tatlı tatlı sallayışını…

Onyıllar önceydi. İstanbul’da ortaokul yıllarım. Duymamıştım ismini, tanımıyordum kendisini henüz. Ama Sezen Aksu’nun sesinde güftesiyle raks eden bir Rakkas vardı ki işte onu cemaziyelevvelinden tanıyordum. Hafta sonları düğün-dernek sahiplerinin nişan törenleri, kına eğlencelerine davetlileri götürmek için kiraladıkları minübüslerde, kadınların güle oynaya hepbir elden vurmalı çalgılarla çaldıkları o şarkının sözlerini Sarı Sevim ile birlikte avazım çıktığı kadar söylüyordum:

“rakkas geldi meydane
al bastı ak gerdane
ay ay ay ay ay ay canlar
böyle dilber gördün mü
ey meclisi şahane
ay ay ay ay ay ay canlar”

Bana göre o yıllarda İstanbul’da Rakkası ve meşhur İstanbul Sokakları şarkısını en güzel Hüdaverdi abi çalardı, bizim mahallede… Yakın komşumuzdu Hüdâverdi abi. Mahallemizin enstrüman kullanabilen tek genci, elektro sazı olan tek müzisyeniydi. Törenlere gitmeden evvel provalarını itinayla yapar hakkını vere vere notalara basar coşkuyla nefesini üflerdi yaz akşamlarına.

Bir sürü sandalyenin sokağın en geniş yerini çemberlediği alanlarda yapılırdı o zamanlar bu törenler. Toplumun memur, emekli, küçük esnaf, geliri değişmez insanları düğün öncesi eğlencelerini hep böyle yaparlardı. Babam da o insanlardan biriydi. Akciğerleri işlettiği iki kahvehanenin dumanına daha fazla dayanamayınca, ikisini de kısa aralıklarla devretmişti bir arkadaşına. Birkaç ay istirahat ettikten sonra mahalledeki fırının tam karşısına küçük bir esnaf lokantası açmıştı. Kahvehanelerin elden çıkmasına benden iki yaş küçük olan erkek kardeşim Turgut ve ben çok üzülmüştük. Haftada bir iki defa okul dönüşünde aç karnımızla dar ve uzunca olan küçük kahvehaneyi ziyaret etmeyi çok seviyorduk kardeşimle. Mekana geldiğimizde dış kapının eşiğinde durur beklerdik. Babam içeri almazdı bizi. Kısacık bir hoşbeşten sonra yine kapıda bekletir iki şişe gazozla geri dönerdi. Sonra elini yeleğinin cebine sokar (ama hep sol elini sol cebine) leblebi ve ’çokomilk’ satın alabileceğimiz kadar harçlık uzatırdı bize.

Toplum dedim de neleri hatırladım. Hafıza bir mucize…

Son senelerde bir başka dinliyorum Rakkası, Daveti, Yarası Saklımı, Son Sardunyaları… Sözlerini kimin emzirdiğini bilerek. Ve şiirlerini farklı okuyorum Yelda’nın… Marifetin bir şiiri bir solukta baştan aşağıya okumak değil de -den halinden ten haline- kadar okuyup yaşamak olduğunun farkındalığıyla. Bana, gözleri ebruli bir ormanı andıran bu kadının Baba Kokusu, Reyhan Çiçeklerinde buluyorum kendimi en çok… Bir de her okuyuşumda beni gülümseten: “Her kediden dost, her kurbağadan prens olmaz” dediği kısacık masalı… Doğru, lakin hoşa gitmeyen gerçek.

Tüm şiirlerini topladığı son kitabı ’Hüznün Kısa Tarihi’ne sahip olma heyecanı hâlâ içimde… İlk İstanbul seyahatimde edineceğim demiştim ve edindim, hem de Yelda karşımda, hem de imzalı olarak… Fırsatı kaçırmadım, sevdiklerime de imzallatım birkaç tane.

Baba Kokusunu 2011’in kasım ayında ciğerlerime çekmişim (blogumda). Reyhan Çiçeklerini de temmuzun kucağına bırakmak istiyorum bugün.

Rukiye Taşkın, 2019

***

Reyhan Çiçekleri

Bir hain çağdayız
saçına gül karası takmış akşamların nöbetinde
öfkenin önüne geçecek kadar büyümüyor sevgimiz

Ey suların sultanı, balıkların nefesi
bilmediğim kıyılarda aşka ıslık çalan yürek
penceresi ter içinde ince dantelli sabah
ey tin kokulu ten
bana zamanı açan ve aşan bir şey söyle

İkimiz de biliyoruz neden beyaza dönüyor kıyıya vurunca deniz
gece neden sabahı bekler biliyoruz
bazı acıların ölümle bile geçmediğini öğrendik
ne kadar korkarsak korkalım ki bu hiç iyi değil
kana bulanmış göğün rengine bir yurt haritası çizemiyor vicdanımız

Şimdi gecenin çıplak sırtına giren bu mızrağı çıkaralım
kendi yarınına kendi karar verecek bir gün kapıda işte
hızla sarıyor hayatın sırtına umudun paltosunu
sen yeni bir Beşir Masalı ararsın biliyorum
benim elimde reyhan çiçekleri…

Edebiyat Defteri – Günün Yazısı
20 Temmuz 2019

Femtrak – Deneme
08 Ocak 2022 (11)

Doğaya Dair Ne Varsa Yakınım Olur

Sonbaharı karşılarken umudu da hüznü de bir arada yaşadığımız bugünlerde kaybettiklerimiz ve kaybetmeye devam ettiklerimiz som yapraklar misali pıtır pıtır dökülüyor ömrümüzden…

Alışılmışın ötesinde geçen iki yıl tüm dünya için adeta ders niteliğindeydi. Önemini unuttuğumuz çoğu şeyi hatırlamamıza, değerini anlamamıza ziyadesiyle katkı sağladı. Pandemi ile paralel olarak yakın geçmişte ülkemizde ve diğer ülkelerde ortaya çıkan seller, yangınlar sebebiyle sevdiklerimizden gayrı kıymetini kavradıklarımızın en mühimi şüphesiz tabiat ve tabiatın içinde yaşayan canlılar oldu.

Fotoğraf: Gülay Kutal

Ekosistemdeki istikrar ivmesinin sürekli değiştiği, aşamalı olarak teklemeye başladığı son yıllarda insan, ekolojik dengenin sağlanmasındaki kilit rolünü bitki, hayvan ve tüm canlı organizmalar üzerindeki etkisini düşünmek, anlamak için kafasını eskiye nazaran daha fazla yordu. En azından tabiatı incittiğinde tabiatın da bir gün onu inciteceği gerçeğini kabul etti.

Yüzyıllardır insanoğlu tarafından istismara uğrayan kötü muameleye maruz kalan doğa, iki senelik bunaltıcı pandemi döneminde felaketlere rağmen tüm anaçlığı, cömertliğiyle bizlere yeniden sahillerini, ormanlarını, parklarını, kucağını açtı. Yaşam kalitemizi ciddi anlamda etkileyen ev karantinalarında güneş gülümseyerek yüzümüze doğmaya, kuşlar cıvıl cıvıl ötmeye, ağaçlar rengârenk çiçeklerini, mis kokulu meyvelerini vermeye devam etti. İnsanın insana olan mesafesinin açıldığı bu süreçte yeşile olan mesafe neredeyse kapandı. Ağaçlık alanlarda, özellikle ormanlarda yaptığımız yürüyüşler ya da Japonların deyimiyle “yüzüşler” merkezi bir rol oynadı hayatımızda. Birçoğumuz bu sayede moral ve etkin güç depoladık.

Japonların “shinrin yoku” dedikleri orman yüzüşleri ve orman terapisi üzerine neredeyse kırk yıllık bir deneyimi var. Günümüzde bu terim/yöntem dünyaya hızla yayılmaya devam ediyor. Ağaçların arasında yıkanmanın, yeşilin atmosferinde nefes alarak zaman geçirmenin sağlığa faydaları tartışılmaz bir gerçek. Bunun üzerine yapılan çeşitli araştırmalarla da bu gerçek destekleniyor. Fikir aslında çok basit. Ormanda koşmak, tempolu yürüyüş yapmak değil de sakin, rahat bir biçimde vakit geçirerek huzur, odaklanma ve esenliğimizi arttırarak kendimizi dengelemek. Bu banyoların bedenimize faydaları: havada uçuşan fitonsitlerin etkisiyle bağışıklık sistemimizdeki kuvvetlenme, düşük kan basıncı, daha düşük stres seviyesi, daha iyi bir ruh hâli… Olumlu dönüşümler çocuklarda güçlü konsantre olma yeteneği, ameliyat geçirmiş veya kemoterapi görmüş hastalarda ise çabuk iyileşme, uyku kalitesi, artan motivasyon ve enerji olarak kendini gösteriyor. Üstelik orman insana bu kazanımları verirken bir terapist gibi davranmıyor. Biz katılımcı olarak hareket ederken o da bizimle buluşarak bize eşlik ediyor.

Fotoğraf: Ayşen Kopal

Doğada yüzmek bir anlamda “hiçbir şey başarmadan orada olmak” demek. Shinrin yoku banyomuzu orman yolundan taşarak ağaçların çok sık olmadığı alanlarda bir ila iki saat ağır tempoda yürüyerek yapabiliriz. Ara ara durup seyre dalabilir, etrafı keşfedebilir, hatta sırt çantamızdaki minderi bir ağacın dibine bırakıp içeceğimizi yudumlarken atıştırmalıklarımızı yemyeşil sofra bezi üzerinde tabiat ile ahenk içinde yiyebiliriz. Uzmanlar bu yüzüşlerin yağmurlu ya da karlı hava şartları bahanesiyle iptal edilmemesi gerektiği kanaatinde, tam aksine çetin hava koşulları bize gelişmiş deneyimler, direnç yetisi, unutulmaz anlar ve farkındalıklar sağlayacaktır. Ağaçları anlamak, onların birbirleriyle olan iletişimlerini, komşuluklarını gözlemlemek şüphesiz duyularımızı genişletip daha iyi “görmeyi” öğretecektir bize.

İnsan, ormanda yıkanırken ruhunu süzerek tüm endişelerini bir taşa koyup yatırıveriyor… O esnada ağaçlar devasa ağ sistemleri sayesinde toprağın altından mantar ipliklerle koyu yeşil tünellerden sayısız çelenk geçirerek birbirleriyle haberleşiyor, tıpkı içinde yaşayan diğer canlılar gibi insanoğlunun da ateşsiz, sigarasız, yerlerini yurtlarını yakıp yıkmadan gelip geçtiğine dair hakkımızda konuşuyor olacaklar.

Doğa yakınında, yakınların doğada ve sağlıkta olsun sevgili okur.

Rukiye Taşkın
Femtrak, Eylül 2021 (7)

Çakır Yıldızlı Gökyüzüne ve İçimde Bir Yöne Uyanma

Fotoğraf: r.t.

Akşam olmak üzere… Verandanın çitlerine yaslanmış gün batımına eflatun şarkılar söylüyor leylak ağacı. Rüzgâr estikçe sokağa cömertçe rayihasını dağıtan kadife tenli çıtı pıtı çiçekler, üzerlerinde güneşin son ferinin oluşturduğu pırıltılarla önce havada toplu halde pike yapan, ardından teker teker çalılıklara tüneyen sarı gagalı sığırcıklara göz kırpıyor.

Her şey yolunda gibi görünürken içini inceden inceye bir ürperme kapladı. Serinlik, arsızca sırtında gezinmeye başlayınca hırkasını attı omuzlarına. Dışarıda biraz daha otursundu. Bu can-ı bahar akşamında hemen eve girmek istemiyordu. Ne de olsa kuzey yarımkürede upuzun bir kıştan çıkmıştı. İşte -haziran çaldı kapıları yemyeşil entarisiyle, mihman oldu tüm kışyüzlü evlere- diye düşünürken sol tarafını kadim bir ağrı tam dört defa yokladı. Elindeki fincanı sakince masaya bırakarak ciğerlerinin dibine kadar derince bir nefes çekmeyi denedi. Başaramadı, göğsü acıdı.

“ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!”

Salondan sesler geliyordu. İsteksizce kalktı hasır koltuktan. Veranda kapısının ahşap, alçak eşiğinden atlayarak içeri geçiverdi.

Yağmur yağıyordu içeriye radyodan. Uzaklarda bir yerlerde göç kervanlarının ayak sesleri, kırık sepya fotoğraflar, anılar damlıyordu odaya. Babaannesiyle geçirdiği zamanlar kuşattı aklını… Yaz akşamlarında, açık mavi boyası yer yer dökülmüş eski karyolada yan yana tasasız huzurla uyuduğu geceler… Babaannesi, her akşam yatağa uzanmadan evvel kitaplarından birini eline alır, el oyması işçilikli uzunca sırtı ve minderi kadife kumaş kaplı sallanan sandalyesine otururdu. Yılların, rengini ağartıp artık kahverengiden kül sarısına dönüştürdüğü o yorgun sandalyede, neredeyse bir saate yakın bir süre okumaya koyulurdu. Kitabı raftan çektiği esnada bizimki karyolaya gözünü diker, kadının her sabah itinayla kabarttığı kocaman, bir beyaz bulut gibi gözüken yün yatağın tam ortasına kurbağa çevikliğiyle atlardı. Yatağın havasını birkaç zıplamayla söndürmek ona göre dünyanın en eğlenceli işiydi. Üzerinde kıpırdadıkça eski karyoladan çıkan gıcırtılar eşliğinde türlü türlü maskaralıklar yapıp sorular sorarak, yaşlı kadının dikkatini dağıtmaya çalışırdı ama; beceremezdi.

Torunuyla okuması bittiğinde ilgilenecek, bu akşam ona uyumadan önce fesleğenci kız masalını anlatacaktı. Kehribar renkli parlak şekerleme ambalajını ikiye katlayarak yaptığı ayracı, 53?ncü sayfaya yerleştirip kitabı kapattı. Boşluğa bir nefes üfleyerek yavaşça doğruldu. Aliş’i göçtüğünden bu yana tutunacak hiç kimsesi olmadığını düşünürdü hep. Bu nedenle bir tek ağzından çıkanlara tutunabiliyordu. Nicedir kimseyle uzun uzadıya konuşup geçmişi, hatıralarını anlatmıyor, anlatmak istemiyordu. İyiydi böyle… Sükût edince uyuşuyor, hiç değilse kulakları “ıslık çala çala göçen çınar”ların seslerini duymuyordu. Sol göz çukurunda mayalanan bir çiy tanesi ve uzaklarda bir masalın bir varmış bir yokmuşluk cümlesini hatırlayarak yavaşça torununun yanına uzandı.

Yaşlı kadının dudakları hâlâ kımıldarken; torunu, pencereden içeriye süzülen baygın leylak kokularıyla, yüreği nehir içinden b/aka b/aka tatlı bir rüyaya daldı:

-gözlerim göç yüreğim nehir içinden b/akıyor-

fikrimin uzandığı sisli haritada
gözlerime dokunan tarihle
dingin bir nehre akıyor içli sözleri
ve
taş döşemeli dar sokaklardan geçiyor gölgeler
unutamadığım

çocukluk yüzümle b/akıyorum aynalara
ince sazlarla çalınan Balkan türküleriyle siliniyor kulağımın pası
geçmişi kucaklayıp oturuyorum Tuna kıyılarına
ki- öyle böyle bir hasret değil bu
içimde kocaman bir ben yaşatıyor bana

ninemin dudak kıvrımlarında oynaşıyor içli nağmeler
hüznünü sakladığı çizgilerde ufalanıyor şiirler
sessizce gülümsüyor ellerindeki fotoğraf
usulca odaların birine gizleniyor anılar

gece- yorgun ve uslu çocuk edasıyla
diz çöküyor Şar dağlarının eteklerine
gökte yıldız kaç padişahoğlu?
söze başlıyor bahçelerde fesleğenci güzeli
yapraklarında esrarengiz kokusu
karnında sayıyor pastirinkaların sabırsızlığını
masallar doğuruyor sabahın ak tenine
parmak uçlarında pekmezli hatıralar karıştırdıkça Ohrid’e
yeşil gözlü- al yanaklı çocukların
kahkahaları serinliyor şen sularda

göç kervanlarının içinden akıyor kederli Vardar nehri
kına kokulu hasretler uzuyor taze gelinlerin saçlarında
yüzleri Yahya Kemal
yüreği Mehmet Âkif’li dizeler dağılıyor etrafa
hepsini toplayıp okuyoruz dilden dile
Balkanı geziyor sesler
nineler adım adım göç büyütüyor evlerinde
dedelerin hafızalarında ezan sesi
tek tek-
terk ediliyor evlâd-ı Fatihan diyarları

masmavi gözlerin göğünden yağan yağmurlarla ıslanırken Silistre
vatan topraklarında şiir kokan tohumlar filizleniyor
eski dünler- yeni günlere ekilirken

gözlerim yorgun göç sürgünü buzullarda ey koca Nâzım
yüreğim nicedir akar
nehirden sözlerle…

Rukiye Taşkın

Yazı, Femtrak Dergisi 4. Sayı Kısa Öykü kategorisinde yer almıştır.

Kirpi Oku ile Hat Sanatı

Hat Sanatı Üzerine Yasemin Akgün Ulaşaner ile Söyleşi
Yayım: Kılavuz Kirpi
Röportaj / Redaksiyon: Rukiye Taşkın

Ne zamandan beri hat sanatı ile uğraşıyorsunuz?

Hat yazmaya başlayalı çok uzun bir zaman olmadı ama “iyi ki bu uğraşa gönül vermişim” diye düşünüyorum. Bu işin kursuna başlamadan evvel bazı kişiler “ben yaparım” diyerek basite indirgeyebilirler olayı ve çoğu zaman bunun farkında değildirler. Hoş, hangi insan bir işe “yapamam” niyetiyle de başlar ki… Ama zordur hat sanatı. Zor olduğu o “ben yaparım” güdüsünden sonra kamış kalem bırakıldığında, terk edildiğinde anlaşılır. Bu bağlamda ben ilk günkü heyecan ve motiveyi hâlâ içimde taşıdığım için mutluyum.

Bize biraz hat sanatının özelliklerinden söz eder misiniz?

Noktaların birleşimiyle yazılan bu sanatta her harf bir ölçüdür mesela… Tıpkı matematik gibi. Aklâm-i sitte, yani altı kalem dediğimiz altı yazı çeşidinden ve yedi kalemden mürekkeptir. Bunlar; sülüs, nesih, muhakkak, reyhan-i, tevk-i, rik’a, ta’lik kalemleridir.

İlginç bir nokta, hat sanatında kirpinin özel bir yerinin olması, değil mi?

Bu söyleşiyi okurken “hat sanatı ve kirpi oku ne alakadır” diye düşünenlere “alaka vardır” diye yanıt veririz. Hatta ikisi arasındaki ilişki “sırdaşlıktır” diyebiliriz.

Biraz açar mısınız lütfen?

Şöyle ki; kirpi dikenlerinden yapılan kirpi okunu, is mürekkebini (hat boyası) karıştırmak için kullanırız. Kirpi okuyla mürekkebi karıştırdıktan sonra kamış kalemi elimize alır noktayla yazmaya başlarız. İlk olarak noktayla başlarız, çünkü kâinat bir noktadır (atom) ve her şey o noktadan hasıl olmuştur. Zaten insan da âleme nispetle bir nokta gibi değil midir? Noktadır lakin her nokta kendi iç âlemine dair sırları yine kendinde gizlemektedir.

Gerçekten biz de kirpi okunun böyle özel bir işlevi olduğunu bilmiyorduk. Okurlarımız hat sanatının ardındaki felsefeyi de merak edecektir.

Esasen bir noktayla yazmaya başladığımızda ne kadar aciz olduğunu anlar insan. Hat; insana sabrı, tefekkürü, tevazuyu öğretir. Meşakkâtli bir yoldur lakin gönül verenin içinde tarifsiz bir aşkla büyür. Yazarken insanın dili ve kâlbi duadadır. Bir harfi doğru yazabilmek için dosyalar dolusu, hatta yüzlerce çalışma yapabilir kişi. Zor demiştim ya hani bu sebepten ancak hiç bıkmadan, sıkılmadan sabrettiğinde, emeğinin karşılığını alacaktır. Bir harfi, tek bir harfi doğru yazmaya başlamışsa eğer, bütün bedeni heyecandan titrer, titreyecektir diyebilirim.

Bu köklü ve derinlikli sanatı Kılavuz Kirpi okurlarına açtığınız için teşekkür ederiz Yasemin Hanım. Size hat çalışmalarınızda başarılar, nice doyumlar diliyoruz.

Son olarak söylemek istedikleriniz?

Bu sanata hakikaten gönül verip yazanların pencereden bakışları böyle… Hat sanatı ve kirpi oku arasındaki alakayı Kılavuz Kirpi okurları için bir nebze de olsa anlatabildiysem ne mutlu bana… Şimdi besmelemizi çekerek kirpi okunu elimize alma ve mürekkebi dua ile karıştırma vâkti…

Rabbi yessir velâ tuassır Rabbi temmim bi’l-hayr…

Kaynak: Kılavuz Kirpi

Bülent ve Rahşan Ecevit ile 15 Dakika

“Dünya – Türkiye – Milliyetçilik”

İlkokulu bitirdiğimde üzerinde adımın baş harfinin yazılı olduğu oval, altın bir kolye eşliğinde babamdan aldığım en tuhaf hediye olarak gelmişti bu kitap bana. Tuhaftı çünkü bana göre altın kolyeden daha ağır bir armağandı. “Al bu kitabı oku bakalım!” dedi babam. “Bir şeyler anlarsan ortaokula yazdırırım seni, yok anlamazsan git pazarda su sat!” Kolyenin küçücük kutusunu açtığımda avucumda pırıl pırıl parlayan “R” harfine iç burkulmasıyla bakmış, sevincim kursağımda kalmıştı. O celâlli konuşmanın arkasında kavrayamadığım bir şeyler vardı. Neydi bu şimdi? Sövüyor muydu, yoksa bana gerçekten ödül mü veriyordu bu adam?

Neye uğradığımı anlayamamıştım elbet, kitabı daha o akşam okumaya başlamış iki günde yalamış yutmuştum. “Okudum baba okudum, anladım” dediğimde (yalanın âlâsı!) hiç unutmuyorum, getirdiği gündeki fevriliğini affettirmek istercesine beni ve erkek kardeşimi 4. Levent’e bir mağazaya götürmüştü. O gün ikimize de en güzellerinden hâkiki deri iki adet okul çantası aldı babam.

Sonraları “Dış Politika” isimli kitabını okuyabildim Ecevit’in. Onu, Yeşilköy Atatürk Havalimanında gördüğüm yanına gidip sohbet ettiğim ılık kış sabahını dün gibi hatırlıyorum. Rahşan hanım yanındaydı. Ben kucağımda dört aylık bebeğim bekleme salonunda ayakta vakit geçiriyordum. Onlar ise uzunca bir koltuğun tam ortası diyebileceğim bir konumda oturuyorlardı yanlarında kimse yoktu. Sağlı sollu uzayan koltuklar salonun gürültüsünden azade sessiz, bomboştu. Koltukların boş oluşu ve yanlarında kimselerin bulunmayışı ilk başta çekinme sebebim olsa da beni kararımdan vazgeçiremedi. Emin adımlarla yaklaştım, ikisini de selamladım. Oğlumu çevik bir hamleyle gövdemin soluna yaslayıp hemen sağ elimi uzattım. Tokalaştım ve kendimi tanıttım. Vakitleri kısıtlıdır düşüncesiyle: “ilkokulu bitirdiğimde babam sizin bir kitabınızı vermişti bana okumam için” derken, içten içe söylemek istediğim tek şey: babamın onun dürüstlüğünü ne kadar takdir ettiğiydi. Babam onu ömrü boyunca desteklemiş, fakat bir kez bile olsun bu kadar yakın mesafeden görememişti. Ben onun ulağı olmalı ve Karaoğlan’a duyduğu sevgiyi o an bir cümle ile de olsa aktarabilmeliydim. İşte tam karşımda duruyordu Karaoğlan. Babaannem de bir başka severdi ya onu, hâfız babaannem…

Tokalaştıktan ve kitaptan bahsettikten sonra yanlarından uzaklaşırım diye düşünürken beklemediğim bir davet geldi: “Buyurun oturun lütfen, ayakta kalmayın.” dediğinde, bu mütevazi davranışları karşısında heyecanlandım. Kalbim küt küt atmaya başladı. Rahşan hanım da “Buyurun” deyince, oğlumu bir koşu beş on adım ötede bizi izleyen eşime teslim ettim. Geri döndüğümde bana ortalarında yer açmışlardı. Ortalarında! Bu davranışları beni ziyâdesiyle şaşırttı. O an kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. “Velinizin ismi?” ve “Yolculuk nereye?” diye sual ettiler. “Norveç” olduğunu söyledim, içime doğmuşçasına üzerine basa basa: “İsveç’e bir saatlik mesafedeyiz.” diye ekledim (ama İsveç’e yolcu olduklarını bilmiyordum) Bu cümleden sonra Rahşan hanımla göz göze gelmişlerdi. Gülümsediler. Hemen akâbinde ilkokulu bitirmenin ödülü olarak aldığım kitabı okuduğumu kanıtlamak istercesine: “Türkiye’ye sosyal demokrat bir sistem getirmek istediğinizi biliyorum, İsveç gibi yani” deyiverdim. Yine birbirlerine baktılar ama bu sefer farklı gülümsediler. “Biz de İsveç’e yolcuyuz bugün… Memur, işçi, köylü, halkın tümü eşit haklara sahip olmalı, çalışmalarımız bu yönde.” dedi Karaoğlan. Oturdum konuştuk. Belki on beş/yirmi dakika sohbet ettik ama artık nasıl heyecan yaptıysam aklımda kalanlar yalnızca bu cümleler oldu…

Yanlarından ayrılırken bana: “Babanıza selamlarımı ve sevgilerimi iletin.” demişti. Böylesine bir ortamda “sizlere ömür” demek bir türlü içimden gelmese de, babamın ben Türkiye’den ayrıldıktan 6 ay sonra Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu, bebeğimi imleyerek ilk torununu bile göremediğini söyledim. Baş sağlığı dilediler, içtendi. Oğlumu eşime teslim etmeden evvel ikisi de ayaklarına dokunmuşlardı, içtendi. Hissettim o duygu geçişini evet, samimiyetle diledi, samimiyetle dokundular… Ben de: “Başarılı çalışmalar ve sizlere uzun ömürler” temennisinde bulunarak ayrıldım yanlarından.

Konuşmamız esnasında tam karşımızda elinde kocaman bir fotoğraf makinasıyla bir muhabir duruyordu, pürdikkat izlemişti bizi. Yakınlaşmıyor, sabırla konuşmamızın bitmesini bekliyordu. Sohbet boyunca ileri bir adım dahi atmamış yerinden hiç kıpırdamamıştı o muhabir, çok ilgimi çekmişti bu davranışı… Ben uzaklaşırken o yaklaşıyordu yanlarına, kibarca geri çevirdiklerini gördüm o gazeteciyi.

Kopenhag’a kadar aynı uçakta uçtuk, oturdukları bölüm ekonomi sınıfıydı. Biz ne yediysek onu yedi, biz ne içtiysek onu içtiler. Birlikte bir fotoğraf almayı o kadar arzu etmeme rağmen hangi akla hizmet ettiğimizi bilmiyorum makinayı akşamdan bavula koymuşuz. Fotoğraf edinemiyorum diye ziyâdesiyle üzülmüştüm ama uçağın içinde görüntü almak isteyenleri de sonradan ortaya çıkan bir görevli naifçe geri çevirdi hep. Yolcuların da bu duruma saygı gösterdiklerini hatırlıyorum, şimdiki zaman insanlarından daha farklı daha anlayışlı idi 90’lı yılların insanları…

O günü hiç unutmadım.

Rukiye Taşkın
Ağustos 2007

“akşam kapı eşiğinde bir terli giysi gibi
soyunmak vardı derdinden evrenin
bir entari serinliğini giymek
kendi derdini tespih gibi çekmek elinde

bir yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü
karşında polisiye roman okumak senin
sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz
sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak

oturmaya konuklar gelmesi bazen
çevresinde bir masanın kaygısız
sıcacık konularda bir demli çay gibi
bilmedik komşularla konuşmak

dünyamızla uyuşmak vardı
oyunda sonunu görmeden oynamak
sevinebilmek kazandığına
yitirdiğine yerinebilmek

düşünmeyebilmek yoruldukça düşünmekten
kamaştıkça örtebilmek gözlerini
düşlerde bile ışıktan sakınarak kendini
uyuyabilmek vardı vaktinde rahat…”

Mustafa Bülent Ecevit
28 Mayıs 1925 – 5 Kasım 2006

Yazı Femtrak Dergisi 3. Sayı Kısa Öykü Kategorisinde yer almıştır.