Kategori: Tekli Koltuk

Ebedi Tekrar

Fotoğraf: r.t.

Zaman düz bir çemberdir. Yaptığımız ya da yapacağımız her şeyi tekrar yapacağız, tekrar, tekrar ve tekrar. Sonsuza kadar…

Rust Cohle – “True Detective” – Şubat 2018

– Herkesin bir silahı vardır Naim. Kimi taş atar, kimisi şiir yazar!

İlk başta filmin isminden hiç hoşlanmadığımı belirtmek isterim.

Onun adı: Naim Süleymanoğlu, diğer adıyla Türk Herkül!

Hani bazılarının modası dünyayı saran kahramanları vardır da kendileri ortada yoktur. He-Man, superman, spiderman, batman gibi fantastik kahramanlar. Bizimkisi etten, kemikten gerçek!

Film, ülkemizin gelmiş geçmiş en başarılı Türk sporcusunun, adını dünya spor tarihine altın harflerle yazdıran efsanevi haltercimizin hayatını konu alan biyografik bir film.

İzlerken yer yer gerildiğim, saçlarını üfleyen o çocukta 80’li senelerdeki “ben’i” görüp gülümsediğim, bazı sahnelerinde göz pınarlarımın dolduğu, ama en çok da ülkem adına beni gururlandıran bu dram seyredilmeli ve yeni nesil de mutlaka seyretmeli diye düşünüyorum. Türkiye’ye Olimpiyatlarda güreş dışında ilk altın madalyasını kazandıran sporcumuz, kısacık ömrüne tam 46 kez dünya rekoru, 8 kez de dünya şampiyonluğu sığdırmış.

Filmde duyar duymaz tüylerimi diken diken eden ve bana not defterimi arattıran bir anekdot da vardı ki tadından yenmez;

– Herkesin bir silahı vardır Naim
kimi taş atar, kimisi şiir yazar!

Çalışkanlığını, yeteneğini, başarısını bulgar zulmü ile ezilen binlerce soydaşımızın çilesini tüm dünyaya duyurmak için var gücüyle çalışan Süleymanoğlu, yalnızca sporcu kimliği ile değil, edindiği misyonun hakkını veren savaşçı kimliği ile de bir kez daha bize geçmişimizi hatırlatmış oldu.

Köklerine, toprağına, Ay-yıldızına, damarındaki kana sevdalı bir insan, tüm dünya önünde bizleri gururlandırmış idealist, dava adamı, Türkoğlu Türk Naim!

Biz seni çok özlemişiz…

/ Rukiye Taşkın – 9 Şubat 2020

Film ismi: Cep Herkülü
Tür: Biyografik, Dram
Yönetmenler: Özer Feyzioğlu, Hilal Saral
Oyuncular: Hayat Van Eck, Yetkin Dikinciler, Selen Öztürk, Gürkan Uygun, Renan Bilek
Müzik: Fahir Atakoğlu

– Yakala Bakalım Cal!

Fotoğraf: r.t.

Madam Bukater: Siz nerede oturuyorsunuz Bay Dawson?

Jack Dawson: Şu an için adresim Titanic efendim, ondan sonra Tanrı’nın merhametine kalacağım.

Madam Bukater: Peki seyahat edecek parayı nereden buluyorsunuz?

Jack: Gittiğim yerlerde iş buluyorum. Yani her işi yapabilirim ama Titanic’deki biletimi pokerdeki şanslı bir elle kazandım, çok şanslı bir elle!

Sir Duff Gordon: Hayatta herşey şanstan ibarettir!

Caledon Hockley: Bence insan şansını kendi yaratır değil mi Dawson?

Jack:  …

Madam Bukater: Bir yerlere bağlı olmadan yaşamayı çekici mi buluyorsunuz?

Jack: Evet efendim buluyorum. Yani ihtiyaç duydugum her şey yanımda. Ciğerlerime çektiğim hava, birkaç tane boş kağıt, sabah uyandığımda ne olacağını ya da kiminle tanışacağımı bilmemek hoşuma gidiyor. Ne olacağını bilmiyorum. Geçen gece köprünün altında uyuyordum ama şimdi buradayım yani Dünya’nın en büyük gemisinde sizin gibi iyi (!) insanlarla şampanya içiyorum -kadehi uzatır: biraz alayım!- Bence hayat bir armağandır, her anını değerlendirmelisin. Bir sonraki elin nasıl dağıtılacağını bilemezsin. Hayatı aktığı zaman öğrenmelisin! (der ve gözleriyle sigarasına çakmak arayan Caledon’a seslenir)

– Yakala bakalım Cal!

Still Alice – Unutma Beni

Unutma Beni – Orijinal isim: Still Alice

Bu günlerde filme sardım. Harika filmler seyrettim, gelecek için harika anılar biriktirdim. İnsanın şüphesiz kendisiyle, ruhuyla başbaşa olduğu vakitlerde de anı biriktirilebilme özelliği var, bunu en iyi yazarak yapıyoruz ve yüce bir mülkiyet bu aslında. Eli kalem tutanlar anlamını, değerini iyi bilir.

Filmin konusuna kısaca değinmek istiyorum:

Alice Howland, Columbia Üniversitesi’nde bir dilbilim profesörü. Uzmanlaştığı dal gereği kendini devamlı geliştiren, hayatının her devresinde öğrenen, beyni dinamik bir kadın. Ama ters giden bir şeyler var, aslı öyle değil.

Şikayetleri için rutin olarak bulunduğu doktor muayenelerinin birinde yaşamı birdenbire değişiyor Alice’in, çünkü konulan teşhis Alzheimer. Sonrası o kadar hızlı bir şekilde gelişiyor ki o gelişmeleri izlerken hayatın an’lardan ibaret olduğu ve her an’ın aslında ne kadar kıymetli olduğu gerçeği bir kez daha haykırıyor sesini izleyenin yüzüne yüzüne…

Filmde bir gün Alice’in koşuya çıktığı ve Manhattan sokaklarında kaybolduğu sahne, kızıyla düzene sokmak istediği ilişkilerini konu alan sahnelerden daha çok etkiledi beni. O kadar ki o dakikalardan sonra filmi duraklatmak, düşünmek ihtiyacı hissettim. Gerisini anlatmayacağım tabii ki, merak edenler izlesin görsün diyelim.

Lisa Genova’nın Still Alice isimli romanından yine aynı isimle sinemaya uyarlanan bu yapıt Toronto Film Festivali’nde Dünya Prömiyeri ödülü almış ve Julianne Moore’a “En İyi Kadın Oyuncu” ‘Akademi Ödülü’nü kazandırmış. Film, bende tam anlamıyla doping etkisi yarattı ve bana Andre Gide’in o meşhur sözünü hatırlattı: “Yükümüz ne kadar ağır ve zahmetli olursa ruhumuzu o oranda eğitir ve yüceltir.”

İlâveten ve altını çizerekten Alice’in kürsüde yaptığı konuşmanın giriş cümleleri olan Elizabeth Bishop’ın o muhteşem sözleri:

“Yitirme sanatında ustalaşmak zor değil. O kadar çok şey yitirilme niyetini içinde barındırıyor ki yitirilmeleri felâket olmuyor.”

Başka ne diyebilirim ki, bu cümleler alternatif âyet misali:)

/ Rukiye Taşkın – 20 Aralık 2019

The Sea Inside – İçimdeki Deniz

Alejandro Amenebar’ın yönettiği, Javier Bardem ve Belén Rueda’nın başrollerde oynadığı, ötenazi gibi hassas bir konuyu politize etmek yerine, yaşanan durumun insani boyutunu vurgulayan ve bu konu hakkındaki düşüncelerimizi sorgulamamızı sağlayan enfes bir İspanyol yapıtı Mar Adentro.

Filmde, denize dalış sırasında kafasının bir kayaya çarpması sonucunda boynundan aşağısı, tüm bedeni felç olan ve sadece kafasını kıpırdatabilen, tam 30 yıl bu şekilde yaşamış Ramón Sampedro’nun ötenazi hakkını kullanmak için mahkemeye başvurması konu ediniliyor. Gerçek hayattan alınmış bu hikâyede Ramón, ölme hakkını kullanmak için avukatı aracılığıyla kampanya düzenliyor. Kendi kendini öldüremeyecek derecede felç olduğu için tanıdıklarından kendisine bu konuda yardımcı olmasını isterken tek arzusu mahkum olduğu çekilmez hayatından kurtulmak…

Sevgi dolu kişiliği ve felsefi donanımıyla çevresindeki iki kadını derinden etkiliyor Ramón ve her ikisi de ona büyük bir aşkla bağlanıyorlar. Kadınlardan biri avukatı Julia, diğeri ise bu adamı hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğuna inandırmaya çalışan kasabalı bir kadın, Rosa. Ramón, ikisini de yıllardır arzuladığı ölümünde kendisine yardımcı olmaları için iknâ etmeye çalışıyor. İzlemeyenler için filmin geri kalanı saklı kalsın.

Film, olağanüstü etkileyici bir senaryoya sahip. Konuşmalar son derece nitelikli. Duygusallığın sınırlarını zorlayıcı, izleyeni zaman zaman düşündüren, hüzünlendiren hatta gözyaşlarına neden olan olaylar ve diyaloglara sahip. Bir örnek vermek gerekirse: Ramón güleryüzlü bir insan… Öyle ki yüzü sürekli gülümser durumda… Julia’nin dikkatini çekiyor bu durum ve soruyor:

– Hayata bu denli güleryüzlü bakan bir insan ölmeyi niçin ister? Ya da ölmek isteyecek kadar kötü bir durumda olduğun halde nasıl bu kadar güleryüzlü olabiliyorsun?

Ramon’un cevabı kitap değerindedir:

– Bana yardım ederek fedâkarlık eden yakınlarımı ve çevremdekileri üzmemek, bana acımalarını engellemek için kendime bir yol buldum: Gülümseyerek ağlamayı öğrendim…

Rukiye Taşkın – Aralık 2004