Senfoni

bilir misin yaşayan ölüleri
bir rüyânın oylumuna devrilip
ölmeden gömülenleri?
işte öyleyim şimdi
bitiğim.

keşke sevmeseydim seni
keşke ellerimi uzatmasaydım
bir ağyâra verseydim gözlerimi.

yıkılmadım mı sanki
umutlarımı saçlarına bağladım da
ne kazandım?

keşke azledip yüreğimi
avuçlarına bıraksaydım
salıverip kaldırımlara
ardın sıra koştursaydım.

o vâkit anlardın belki
anlardın o vâkit sevildiğini
yok sayardın belki yine de
görmezden gelirdin
bu tutkunluk hâlini.

zaten kabahat sende değil ki
sana meftun yüreğimde
belleğimde hiç susmayan
çalıp duran senfonide..

G. Rusçuklu – R. Taşkın
Yeşilova 1985 – Düzenleme, 2002

Fotoğraf: r.t.

The Sea Inside – İçimdeki Deniz

Alejandro Amenebar’ın yönettiği, Javier Bardem ve Belén Rueda’nın başrollerde oynadığı, ötenazi gibi hassas bir konuyu politize etmek yerine, yaşanan durumun insani boyutunu vurgulayan ve bu konu hakkındaki düşüncelerimizi sorgulamamızı sağlayan enfes bir İspanyol yapıtı Mar Adentro.

Filmde, denize dalış sırasında kafasının bir kayaya çarpması sonucunda boynundan aşağısı, tüm bedeni felç olan ve sadece kafasını kıpırdatabilen, tam 30 yıl bu şekilde yaşamış Ramón Sampedro’nun ötenazi hakkını kullanmak için mahkemeye başvurması konu ediniliyor. Gerçek hayattan alınmış bu hikâyede Ramón, ölme hakkını kullanmak için avukatı aracılığıyla kampanya düzenliyor. Kendi kendini öldüremeyecek derecede felç olduğu için tanıdıklarından kendisine bu konuda yardımcı olmasını isterken tek arzusu mahkum olduğu çekilmez hayatından kurtulmak…

Sevgi dolu kişiliği ve felsefi donanımıyla çevresindeki iki kadını derinden etkiliyor Ramón ve her ikisi de ona büyük bir aşkla bağlanıyorlar. Kadınlardan biri avukatı Julia, diğeri ise bu adamı hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğuna inandırmaya çalışan kasabalı bir kadın, Rosa. Ramón, ikisini de yıllardır arzuladığı ölümünde kendisine yardımcı olmaları için iknâ etmeye çalışıyor. İzlemeyenler için filmin geri kalanı saklı kalsın.

Film, olağanüstü etkileyici bir senaryoya sahip. Konuşmalar son derece nitelikli. Duygusallığın sınırlarını zorlayıcı, izleyeni zaman zaman düşündüren, hüzünlendiren hatta gözyaşlarına neden olan olaylar ve diyaloglara sahip. Bir örnek vermek gerekirse: Ramón güleryüzlü bir insan… Öyle ki yüzü sürekli gülümser durumda… Julia’nin dikkatini çekiyor bu durum ve soruyor:

– Hayata bu denli güleryüzlü bakan bir insan ölmeyi niçin ister? Ya da ölmek isteyecek kadar kötü bir durumda olduğun halde nasıl bu kadar güleryüzlü olabiliyorsun?

Ramon’un cevabı kitap değerindedir:

– Bana yardım ederek fedâkarlık eden yakınlarımı ve çevremdekileri üzmemek, bana acımalarını engellemek için kendime bir yol buldum: Gülümseyerek ağlamayı öğrendim…

Rukiye Taşkın – Aralık 2004

Ellerini Ver

bana ellerini ver
yüreğini de
ve ellerimi tut
yüreğinin üstünde

aralama dudaklarını
sus
kendi karanlığında kalsın dilin
istemem
istemem tek bir kelime
söylemem de

sana
anlatacaklarım var
sana

her şey gözlerimde
gözlerimi seyreyle
ve sen de bana beni göster
gözlerinin içinde

g ö z l e r i n d e

/ Rukiye Taşkın
06012004

Seslendiren: Eyzün

Sofie’nin Dünyası – Jostein Gaarder

Fotoğraf: r.t.

Editörün Yorumu:

Benzer insanların, yüzeysel bilgilerin geçerli olduğu çağımızda “3000 yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, günübirlik yaşayan insandır.” diyen Goethe’nin günübirlik insanlarından olmama yolunda ciddi bir adım.

Onbeşinci yaşgününü kutlamaya hazırlanan Sofie, bir gün posta kutusunda “Kimsin?” yazılı bir not bulur. Bu sorudan hareketle, bütün bir felsefe tarihinde sorulmuş soruları ve cevapları, sürükleyici bir roman kurgusu içinde anlatır Jostein Gaarder. Umberto Eco’nun “Gülün Adı”nda Ortaçağ teknolojisini romanlaştırma gücünü bu kitabında, felsefede gösteriyor.

Gaarder (1952) özellikle gençliğe yönelik kitaplarıyla tanınan Norveçli bir felsefe öğretmeni. “Sofie’nin Dünyası” yayınlandığı 1991 yılından bu yana aralarında Korece, Rusça, Japonca, Arapça gibi diller de olmak üzere kırka yakın dile çevrilmiş ve yayınlandığı her ülkede en çok satan kitap olma başarısını elde etmiştir.

Yorumum:

Her ne kadar okul çağında olanlara hitap ettiği söylense de bence her yaşta okunması gereken bir kitap Sofie’nin Dünyası. Felsefe tarihi üzerine yazılmış bir roman fakat kişisel gelişimle ilgili de çok önemli mesajlar aktarıyor okura.

Okurken düşündüren, düşünürken inançlarımızı, üzerinde yaşadığımız dünyayı sorgulayan enfes bir tadı ve gizemi var bu kitabın. Benim için en belirgin özelliği: bilgilerin sağlam ve emin bir temel kazanmasının ‘insan aklında’ olduğunu savunan ilk rasyonalist filozof ve düşünce tarihini başlatan ilk filozof olması nedeniyle Sokrates bölümü oldu. Aristoteles bölümünü de heyecanla ve gülümseyerek okudum. Kendimize mutlaka sormamız gereken o müthiş soru ile başlıyor kitap:

‘ Kimsin sen?! ‘

/ Rukiye Taşkın – Eylül 2008

Çocuk

yırtık ayakkabılarla
oturmuş öylece kaldırıma

elinde boya fırçası
küçücük kolu havada
“boyayalım abiii”

diyen ses
çınladıkça kulaklarda
adâlet gelmeyecek bu dünyaya!

/ Rukiye Taşkın
13092008

Seslendiren: Eyzün

Bülent ve Rahşan Ecevit ile 15 Dakika

“Dünya – Türkiye – Milliyetçilik”

İlkokulu bitirdiğimde üzerinde adımın baş harfinin yazılı olduğu oval, altın bir kolye eşliğinde babamdan aldığım en tuhaf hediye olarak gelmişti bu kitap bana. Tuhaftı çünkü bana göre altın kolyeden daha ağır bir armağandı. “Al bu kitabı oku bakalım!” dedi babam. “Bir şeyler anlarsan ortaokula yazdırırım seni, yok anlamazsan git pazarda su sat!” Kolyenin küçücük kutusunu açtığımda avucumda pırıl pırıl parlayan “R” harfine iç burkulmasıyla bakmış, sevincim kursağımda kalmıştı. O celâlli konuşmanın arkasında kavrayamadığım bir şeyler vardı. Neydi bu şimdi? Sövüyor muydu, yoksa bana gerçekten ödül mü veriyordu bu adam?

Neye uğradığımı anlayamamıştım elbet, kitabı daha o akşam okumaya başlamış iki günde yalamış yutmuştum. “Okudum baba okudum, anladım” dediğimde (yalanın âlâsı!) hiç unutmuyorum, getirdiği gündeki fevriliğini affettirmek istercesine beni ve erkek kardeşimi 4. Levent’e bir mağazaya götürmüştü. O gün ikimize de en güzellerinden hâkiki deri iki adet okul çantası aldı babam.

Sonraları “Dış Politika” isimli kitabını okuyabildim Ecevit’in. Onu, Yeşilköy Atatürk Havalimanında gördüğüm yanına gidip sohbet ettiğim ılık kış sabahını dün gibi hatırlıyorum. Rahşan hanım yanındaydı. Ben kucağımda dört aylık bebeğim bekleme salonunda ayakta vakit geçiriyordum. Onlar ise uzunca bir koltuğun tam ortası diyebileceğim bir konumda oturuyorlardı yanlarında kimse yoktu. Sağlı sollu uzayan koltuklar salonun gürültüsünden azade sessiz, bomboştu. Koltukların boş oluşu ve yanlarında kimselerin bulunmayışı ilk başta çekinme sebebim olsa da beni kararımdan vazgeçiremedi. Emin adımlarla yaklaştım, ikisini de selamladım. Oğlumu çevik bir hamleyle gövdemin soluna yaslayıp hemen sağ elimi uzattım. Tokalaştım ve kendimi tanıttım. Vakitleri kısıtlıdır düşüncesiyle: “ilkokulu bitirdiğimde babam sizin bir kitabınızı vermişti bana okumam için” derken, içten içe söylemek istediğim tek şey: babamın onun dürüstlüğünü ne kadar takdir ettiğiydi. Babam onu ömrü boyunca desteklemiş, fakat bir kez bile olsun bu kadar yakın mesafeden görememişti. Ben onun ulağı olmalı ve Karaoğlan’a duyduğu sevgiyi o an bir cümle ile de olsa aktarabilmeliydim. İşte tam karşımda duruyordu Karaoğlan. Babaannem de bir başka severdi ya onu, hâfız babaannem…

Tokalaştıktan ve kitaptan bahsettikten sonra yanlarından uzaklaşırım diye düşünürken beklemediğim bir davet geldi: “Buyurun oturun lütfen, ayakta kalmayın.” dediğinde, bu mütevazi davranışları karşısında heyecanlandım. Kalbim küt küt atmaya başladı. Rahşan hanım da “Buyurun” deyince, oğlumu bir koşu beş on adım ötede bizi izleyen eşime teslim ettim. Geri döndüğümde bana ortalarında yer açmışlardı. Ortalarında! Bu davranışları beni ziyâdesiyle şaşırttı. O an kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. “Velinizin ismi?” ve “Yolculuk nereye?” diye sual ettiler. “Norveç” olduğunu söyledim, içime doğmuşçasına üzerine basa basa: “İsveç’e bir saatlik mesafedeyiz.” diye ekledim (ama İsveç’e yolcu olduklarını bilmiyordum) Bu cümleden sonra Rahşan hanımla göz göze gelmişlerdi. Gülümsediler. Hemen akâbinde ilkokulu bitirmenin ödülü olarak aldığım kitabı okuduğumu kanıtlamak istercesine: “Türkiye’ye sosyal demokrat bir sistem getirmek istediğinizi biliyorum, İsveç gibi yani” deyiverdim. Yine birbirlerine baktılar ama bu sefer farklı gülümsediler. “Biz de İsveç’e yolcuyuz bugün… Memur, işçi, köylü, halkın tümü eşit haklara sahip olmalı, çalışmalarımız bu yönde.” dedi Karaoğlan. Oturdum konuştuk. Belki on beş/yirmi dakika sohbet ettik ama artık nasıl heyecan yaptıysam aklımda kalanlar yalnızca bu cümleler oldu…

Yanlarından ayrılırken bana: “Babanıza selamlarımı ve sevgilerimi iletin.” demişti. Böylesine bir ortamda “sizlere ömür” demek bir türlü içimden gelmese de, babamın ben Türkiye’den ayrıldıktan 6 ay sonra Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu, bebeğimi imleyerek ilk torununu bile göremediğini söyledim. Baş sağlığı dilediler, içtendi. Oğlumu eşime teslim etmeden evvel ikisi de ayaklarına dokunmuşlardı, içtendi. Hissettim o duygu geçişini evet, samimiyetle diledi, samimiyetle dokundular… Ben de: “Başarılı çalışmalar ve sizlere uzun ömürler” temennisinde bulunarak ayrıldım yanlarından.

Konuşmamız esnasında tam karşımızda elinde kocaman bir fotoğraf makinasıyla bir muhabir duruyordu, pürdikkat izlemişti bizi. Yakınlaşmıyor, sabırla konuşmamızın bitmesini bekliyordu. Sohbet boyunca ileri bir adım dahi atmamış yerinden hiç kıpırdamamıştı o muhabir, çok ilgimi çekmişti bu davranışı… Ben uzaklaşırken o yaklaşıyordu yanlarına, kibarca geri çevirdiklerini gördüm o gazeteciyi.

Kopenhag’a kadar aynı uçakta uçtuk, oturdukları bölüm ekonomi sınıfıydı. Biz ne yediysek onu yedi, biz ne içtiysek onu içtiler. Birlikte bir fotoğraf almayı o kadar arzu etmeme rağmen hangi akla hizmet ettiğimizi bilmiyorum makinayı akşamdan bavula koymuşuz. Fotoğraf edinemiyorum diye ziyâdesiyle üzülmüştüm ama uçağın içinde görüntü almak isteyenleri de sonradan ortaya çıkan bir görevli naifçe geri çevirdi hep. Yolcuların da bu duruma saygı gösterdiklerini hatırlıyorum, şimdiki zaman insanlarından daha farklı daha anlayışlı idi 90’lı yılların insanları…

O günü hiç unutmadım.

Rukiye Taşkın
Ağustos 2007

“akşam kapı eşiğinde bir terli giysi gibi
soyunmak vardı derdinden evrenin
bir entari serinliğini giymek
kendi derdini tespih gibi çekmek elinde

bir yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü
karşında polisiye roman okumak senin
sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz
sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak

oturmaya konuklar gelmesi bazen
çevresinde bir masanın kaygısız
sıcacık konularda bir demli çay gibi
bilmedik komşularla konuşmak

dünyamızla uyuşmak vardı
oyunda sonunu görmeden oynamak
sevinebilmek kazandığına
yitirdiğine yerinebilmek

düşünmeyebilmek yoruldukça düşünmekten
kamaştıkça örtebilmek gözlerini
düşlerde bile ışıktan sakınarak kendini
uyuyabilmek vardı vaktinde rahat…”

Mustafa Bülent Ecevit
28 Mayıs 1925 – 5 Kasım 2006

Yazı Femtrak Dergisi 3. Sayı Kısa Öykü Kategorisinde yer almıştır.

Gülümse

günaydın sevgili Güneş
bu sabah bana biraz gülümser misin?
akşamdan kalma katran karası duygularım var içimde
ışığın ve sıcağınla kasvetimi yok eder misin?

bugün-
canım uçsuz bucaksız bir vâdide
yemyeşil çimenlerin üzerinde gezinmek istiyor
yalın ayak!

Ay yerine göz koymadan
bana eşlik eder misin?

/ Rukiye Taşkın
13092008

Ayna İnsan 17. Sayı 2016

“Üryan Mevsimin Çehresinde Saklı Mektup” isimli şiirimle AYNA İNSAN dergisinin 17. Sayısında yer aldım.

“Kapitalizmde bütün üretim piyasa içindir; mallar insan ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak için değil, kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir.”

J.M.Bernstein

Ayna İnsan 17. Sayısıyla okurla buluşuyor.

Derginin 17. Sayısında Nesrin Şevik, Esat Selışık, Eyyüp Yıldırmış, Fatih Yavuz Çiçek, Tolgay Hiçyılmaz, Semiha Kavak deneme ve inceleme yazılarıyla, Ercan Dansuk, Orhan Tepebaş, Murathan Çarboğa, Filiz Soydaş, Nagihan Şahin, öyküleriyle yer aldılar.

17.Sayının şairleri A.Barış Ağır, Berna Olgaç, İlhan Kemal, Onur Şahin, Abdullah Eraslan, Hakan Kartal, Hasan Ildız, İmdat Akkoyun, Kadir Bıyıklı, Lacivertiğnedenlik, Müştehir Karakaya, Rukiye Taşkın ve Sabiha İclal Tiryaki

Ayna İnsan; İz Bırakan Şairler bölümünde Gülten Akın’ı andı.

Kapak Resmi: Ümmühan Ö. Yılmaz

İçindekiler

Ayna İnsan/Sunuş   : “Zaman, sadece birazcık zaman”                                      

Nesrin Şevik           : Thomas Mann ve Reşat Nuri Güntekin’de Ailede Çöküş

Esat Selışık             : Bir Teras Düşün

Eyyüp Yıldırmış       : Komiser Recai’nin Ansızın Ölümü

Semiha Kavak         : Günümüz Aynasından Gölpınarlı’ya Bakmak -I-

Fatih Yavuz Çiçek    : 7.Sanatın Görsel Esparantosu: Aşk Ve Gurur

Tolgay Hiçyılmaz     : Bilge Bir Yönetmen/Bilge Olgaç

Ercan Dansuk          : Durak

Murathan Çarboğa   : Çöpçü

Nagihan Şahin         : El Ele

Orhan Tepebaş        : “Harfler Ümmettir”

Filiz Soydaş             : Gurbet

İz Bırakan Şairler     : Gülten Akın

Ve şiirleriyle

A.Barış Ağır            :   Travers

Berna Olgaç            :   Kanaviçe-III

İlhan Kemal            :   Işığın Kavgasında Çok Ölmek

Abdullah Eraslan      :  Gece Gelen Mektuplar

Hasan Ildız              :  Kirli Sokak

Hakan Kartal           :  İnsan Rengidir Ölüm

İmdat Akkoyun        :  Selam

Kadir Bıyıklı             :  Zamansız

Lacivertiğnedenlik    :  Evi Yak

Müştehir Karakaya   :  Mavi Bulut

Onur Şahin              :  Zindan

Rukiye Taşkın          :  Üryan Mevsimin Çehresinde Saklı Mektup

Sabiha İclal Tiryaki   : -dumanı üzerinde asrın ortasından geçen beyaban-

Ayna İnsan 13. Sayı 2014

“Kır Kırılmışlığını ve Otur Yanıma Moyá” isimli şiirimle AYNA INSAN dergisinin 13. Sayısında yer aldım.

Ayna İnsan 13. sayısıyla okurla buluşuyor.

Derginin 13.sayısında; Prof. Dr. Asım Yapıcı, Remzi Karabulut, Yahya İncik, Semiha Kavak, Yunus Develi, Deniz D. Şimşek, Ömer Akşahan deneme, öykü, inceleme yazılarıyla; Salim Nacar, Ersun Çıplak, Nevzat Konşer, Ferda Balkaya Çetin, Selma Özeşer, Merve Akbaydoğan, Sema Enci, Oktay Şafak, Seyit Pelitli, Rukiye Taşkın, S. İclal Tiryaki, Ercan Bulut, Mustafa Yalçın, Hasan Özlen, Kadir Bıyıklı, Kubilay Bürgan, şiirleriyle katkıda bulundular.

Ayna İnsan, İz Bırakan Şairler bölümünde Anne Sexton’u andı.

İçindekiler

Ayna İnsan/Sunuş

Prof. Dr. Asım Yapıcı: Coşkunluk ve Suskunluk Sarmalında “Lili”nin Dirilişi

Remzi Karabulut: Benim de Önemli Öykülerim Var

Yahya İncik: Bir Şiir Fetişisti Edip Cansever ve Şekerli Gerçek

Semiha Kavak: Yeni Umutların Gölgesinde Dönüş Yolu: Anabasis

Yunus Develi: Picasso’nun Elleri

Ömer Akşahan: Yenik Düşürülmüş Zaman: Balthus

Ve şiirleriyle

Deniz D. Şimşek: Fazla Esma’lı Öykü

Salim Nacar: Üç Lirik

Ersun Çıplak: Yolculuk Duası

Oktay Şafak: Sarhoş Liman

Seyit Pelitli : (y)

Nevzat Konşer: Karanlığın Önünü İlikle Oğlum

Merve Akbaydoğan: Çöl ve Su

Ferda Balkaya Çetin: Boşluk

Selma Özeşer: Espas

Mustafa Yalçın: Melani

Sema Enci: Kavuşma

Rukiye Taşkın: Kır Kırılmışlığını ve Otur Yanıma Moyá

Kadir Bıyıklı: Ne Eksikse Hayattır

Hasan Özlen: Mükerrer Kanayış

Ercan Bulut: Başkarakter

Kubilay Bürgan: Perili Oda

Kabuğun Sırrı: S. İclal Tiryaki